Bazı kelimeler vardır; yalnızca telaffuz edilmez, insanın ruhunda yankılanır. “Ana dil” böyledir işte… Ana gibidir; sığınırsınız, onunla büyür, onunla kimlik kazanırsınız. Dil, bir milletin yalnızca konuştuğu sesler bütünü değil; hatıralarının, inançlarının ve hayallerinin taşıyıcısıdır. Dil zayıflarsa hafıza silinir; hafıza silinirse millet savrulur. Bu yüzden Türkçeyi sevmek bir tercih değil, ağır bir mesuliyettir.

22 Mayıs 2008’de, çok sayıda akademisyen, sanatçı, şair, yazar ve Türkçe sevdalısı iş insanı bir araya gelerek Dil ve Edebiyat Derneğini kurdu. Bu adım, sıradan bir dernek kuruluşu değil; Türkçeye “yalnız değilsin” deme iradesinin kurumsal bir vicdana dönüşmesiydi. Henüz bir yıl geçmeden “Kamu Yararına Çalışan Dernek” statüsü kazanması ve “Türkiye” adını taşıma hakkını elde etmesi, bu iradenin devlet nezdinde de karşılık bulduğunu gösteriyordu. Ancak asıl kıymet, resmî sıfatlarda değil; dile karşı takınılan ahlâkî duruştaydı.

Ne yazık ki Türkçemiz, yakın tarih boyunca kimi zaman ideolojik çekişmelere kurban edildi, kimi zaman da iyi niyetli fakat yanlış müdahalelerle budandı. Atasözlerimizden ve deyimlerimizden koparılan kelimelerle birlikte kültürel sürekliliğimiz de yara aldı. Bir yandan “arılaştırma” adına fakirleştirildik, diğer yandan karşılığı olduğu hâlde yabancı kelimelerin cazibesine teslim edildik. İşte tam da bu noktada Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği, tavrını berrak bir cümleyle ortaya koydu: Türkçe ideolojik bir oyuncak veya geçici heveslere feda edilecek bir süs değildir diyerek; Türkçeyi fakirleştirmeden zenginleştirmeyi, yaşayan kelimeleri korumayı ve zaruret hâlinde alınan kelimelere Türkçenin sesini vermeyi ilke edindi.

Bu ilkeli duruşun en çarpıcı tezahürlerinden biri, derneğin Anayasa’nın dili üzerine düzenlediği sempozyum oldu. Çünkü anayasa, yalnızca hukukçuların metni değil; bir milletin kendisini nasıl tarif ettiğinin aynasıdır. Anayasa dilinin sade, açık, kapsayıcı ve millî olması gerektiğini savundukları bu sempozyumda dilciler, hukukçular ve akademisyenler aynı masada buluştu; yayımlanan bildirilerle anayasa dilinde yaşanacak her savrulmanın yalnızca hukuk düzenini değil, toplumsal birlik duygusunu da zedeleyeceği güçlü biçimde ortaya kondu. yayınlanan bildiri kitabının TBMM Anayasa Komisyonu üyelerinin masasında başucu hâline geldiğine bizzat şahit olduğumu burada ifade etmek isterim.

Bugün, İstanbul’daki genel merkezinden ve ülke çapındaki şube ve temsilciliklerinden Türkçeye ses vermeyi sürdürürken Başkent’in kalbinde de Türkçeyi yaşayan bir emanet olarak görme kararlılığını diri tutuyor. Hiç şüphesiz bu emanet şuurunu omuzlayan isimlerin başında dilimize gösterdiği vefa ve istikrar için Genel Başkan Ekrem Erdem gelmektedir.

Unutmayalım. Bir millet toprağını kaybedebilir; ama dilini kaybederse kendisini kaybeder. Türkçeye sahip çıkmak, geleceğe sahip çıkmaktır. Derneğin yayımladığı periyodik eserler, gençlerin hikâye ve şiir alanında yetişmesine sunduğu imkânlar, çocuk edebiyatı üzerine başlattığı eğitim çalışmaları bu mesuliyetin yaşayan örnekleridir.

Önümüzdeki günlerde Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği’nin yeni etkinliklerinden söz etmek ümidiyle…