Her akşam milyonlarca evde aynı sahne yaşanıyor. Televizyon açılıyor, bir dizi başlıyor ve birkaç dakika içinde şiddet, ihanet, uyuşturucu, mafya ve kanıksanmış kötülük sıradan bir hayat manzarası gibi sunuluyor. Hap atan bir evlat annesini öldürüyor, katliam yapan bir karakter “travmaları var” diye aklanıyor, aldatma “aşkın karmaşıklığı” diye meşrulaştırılıyor. Uyuşturucu “özgürlük”, mafya ise “onur”, “güç” ve “adamlık” diye parlatılıyor.

Bütün bunlar olurken kimse yüksek sesle şu soruyu sormuyor: Bu senaryolar kimin hesabına yazılıyor? Gençlik bu içeriklerle zehirlenirken kim kazanıyor?

Bir dönem Kurtlar Vadisi ile başlayan mafya romantizmi, ardından Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz ve Çukur gibi yapımlarla adeta bir kültüre dönüştü. Elbette hepsi “kurgu” idi. Ancak o kurgu bir zihniyet üretti. Ağır çekim yürüyüşler, pahalı arabalar, silahların gövde gösterisi, “aile için ölürüz” replikleri… Genç bir zihin için bunlar sadece sahne değildir; rol modeldir.

Ekran sadece hikâye anlatmaz; karakter üretir. Karakter hayranlık doğurur. Hayranlık taklit üretir. Bugün sokakta dilin sertleşmesinde, şiddetin sıradanlaşmasında ve “güçlü olan haklıdır” anlayışının yayılmasında bu görsel bombardımanın payı yok mu?

İhanet artık trajedi değil; senaryonun sıradan bir virajı. Eşini aldatan karakter birkaç bölüm sonra mutlu olabiliyor. Aile, dramatik heyecan uğruna parçalanıyor. Sadakat “saflık”, bağlılık “zayıflık” gibi sunuluyor. Gençler daha evliliğe adım atmadan evlilikten soğuyor. Bir toplumun aile yapısı zayıfladığında, o toplumun geleceği de zayıflar.

Bazı yapımlarda uyuşturucu kullanımı bir başkaldırı, bir özgürlük sembolü gibi estetize ediliyor. Dumanlar arasında verilen mesaj, tehlikeyi değil cazibeyi büyütüyor. Bir davranış tekrar tekrar gösterildiğinde zihin onu olağan kabul eder. Olağanlaşan şey meşrulaşır. Meşrulaşan şey yaygınlaşır. Sonra herkes şaşkınlıkla “Bu gençlik nereye gidiyor?” diye sorar.

Şiddet ise artık çirkin değil; sinematografik. Kan ağır çekimde akıyor, cinayetler epik müzik eşliğinde işleniyor. Kötülüğün ahlaki sonucu değil, estetik sonucu gösteriliyor. Cezası değil karizması ön plana çıkarılıyor. Kötülük reyting alıyor; iyilik sıkıcı bulunuyor.

Unutmayalım: Diziler sadece sanat değildir, aynı zamanda endüstridir. Reyting reklam demektir. Reklam para demektir. Para güç demektir. Gençliğin zihni üzerinden dönen bir ekonomi var. Skandal satıyor, şiddet satıyor, ahlaksızlık satıyor. Çünkü insanın zaafı kazanç getiriyor.

Reyting tabloları yükseldikçe değerler düşüyor. Alkış arttıkça ahlaki sınırlar gevşiyor. Ve en acısı, bütün bunlar “eğlence” etiketiyle sunuluyor.

Peki kim “dur” diyecek? Denetim mekanizmaları mı, yapımcılar mı, yoksa izleyici mi? Gerçek şu: Talep varsa arz vardır. Biz izledikçe onlar çekecek. Biz alkışladıkça onlar büyüyecek. Ama bir toplum “Bunu izlemiyorum” dediğinde en büyük yaptırım uygulanmış olur.

Reyting uğruna harcanan sadece senaryolar değil; bir neslin zihni, ahlakı ve hayalleri. Bir toplum bir gecede çökmez. Önce değerler aşındırılır. Sonra kötülük sıradanlaştırılır. En sonunda da “Herkes böyle” denir.

Asıl soru şu: Biz çocuklarımızı dizilerin mi, değerlerin mi büyütmesini istiyoruz?

Ekranlar masum değildir. Senaryolar tarafsız değildir. Ve gençlik, reyting grafiğinde yükselen bir çizgiden ibaret değildir.