Bir memleketin köklü müesseseleri, günlük hadiselerin gürültüsü içinde kolayca muhakeme edilemez. Son günlerde Diyanet hakkında ileri sürülen iddiaları ve yapılan münakaşaları takip ederken insanın aklına şu sual geliyor: Diyanet hiç kurulmamış olsaydı, Türkiye'nin dinî hayatı bugün nasıl bir manzara arz ederdi? Bir asırlık teşkilatın kıymetini anlamak için biraz da tarihine ve gördüğü vazifeye bakmak gerekir.

Diyanet İşleri Reisliği, 3 Mart 1924'te kuruldu. Fakat temsil ettiği devlet geleneği Cumhuriyet'ten çok daha eskidir. Osmanlı'nın Meşihat makamından 1920'de kurulan Şer‘iyye ve Evkaf Vekâletine, oradan Diyanet İşleri Reisliğine uzanan tarihî bir devamlılık vardır. Elbette şeyhülislamlığın salahiyetleriyle bugünkü Diyanet'in vazifeleri aynı değildir. Cumhuriyet, devraldığı mirası kendi hukuk düzeni içinde yeniden teşkilatlandırmıştır. Türkiye'nin laiklik anlayışına kendine mahsus hüviyetini kazandıran hususlardan biri de budur. Devlet, din hizmetlerini bir kamu vazifesi olarak düzenlemiştir. Diyanet, farklı siyasi devirlerden geçerken temel hizmet çizgisini muhafaza etmiş, memleketin dinî hayatında köklü bir yer edinmiştir.

Bu tercihin toplumsal neticeleri üzerinde yeterince düşündüğümüzü sanmıyorum. Diyanet bulunmasaydı din elbette yaşardı. Camiler açılır, hocalar yetişir, ibadetler yerine getirilirdi. Fakat din hizmetinin idaresi nasıl şekillenirdi? Hangi mahallede hangi dinî topluluğun sözü geçer, hangi kürsüde kimin anlayışı hâkim olurdu? Dinî otorite üzerindeki rekabetin camilere taşınması, memleketin huzurunu ne ölçüde etkilerdi? Türkiye'nin dinî hayatında farklı meşrep ve geleneklerin tarih boyunca kıymetli hizmetleri olmuştur. Diyanet ise bu çeşitlilik içinde ortak bir hizmet düzeni meydana getirmiştir. Camiye giren insana mensubiyeti sorulmaz. Mihrap, herhangi bir zümrenin tasarrufuna bırakılmaz. Dinî farklılıkların toplumsal ihtilafa dönüşmesini sınırlayan bu müşterek zemin, Diyanet'in barış ve huzur bakımından taşıdığı ehemmiyeti de gösterir. Onun yokluğunda doğabilecek ayrışmaları ve kargaşayı küçümsemek, tarihî tecrübeyi ihmal etmek olur.

Merhum Ahmet Hamdi Akseki, 1947 yılında Hacı Bayram Veli Camii'nde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Halkın vicdanına tahakküm, itikadı üzerinde tasarruf hakkı, en yüksek din adamında, hatta Peygamber'de bile yoktur.” Osmanlı ilmiye geleneğinde yetişmiş, iki devrin müşkül meselelerini yaşamış Akseki, bu sözle kendi makamına da hudut çiziyordu. Din hizmetinin esasını irşatta görüyor, insan vicdanını herhangi bir makamın hükümranlık sahası saymıyordu. Dinî otoritenin ahlaki sınırını böylesine açık ifade eden bir anlayışın üzerinde bugün de düşünmek gerekir. Zira insanlar bir hocanın ilminden istifade ederken onun şahsında güvenebilecekleri bir insan da ararlar.

Din hizmetinin temelinde güven vardır. İnsan, evladını Kur'an öğrenmeye gönderirken de bir hayır kurumuna bağış yaparken de karşısındakine inanmak ister. Türkiye Diyanet Vakfı hakkındaki son fon tartışmalarına da bu gözle bakmak gerekir. Vakfın parasının yüzde 48'ini kaybettiği söylendi. Oysa bu iddia, yatırım fonundaki pay sayısının azalmasına dayanıyordu. Bir fondaki payların azalması, paranın kaybedildiği anlamına gelmez. Vakıf, faizsiz finans esaslarına göre faaliyet gösteren ve hakkında dinî uygunluk belgesi bulunan bir fona yatırım yaptığını, bu yatırımdan zarar etmediğini açıkladı. Kamuya açık bilgiler de ileri sürülen yüzde 48 zararı doğrulamıyor. Fonun dinen uygunluğu hakkında farklı görüşler bulunabilir. Bu, ilim ehlinin değerlendireceği bir meseledir. Elbette bağışların hesabı sorulmalı, insanların tereddütleri giderilmelidir. Fakat doğruluğu ortaya konmamış iddialarla bir hayır müessesesini zan altında bırakmanın da vebali vardır. Emanete riayet etmek ne kadar mühimse, insanlar hakkında hüküm verirken hakkaniyeti gözetmek de o kadar mühimdir.

Diyanet'in itibarı üzerinde konuşurken bu teşkilatın yükünü omuzlayan insanları hatırlamak gerekir. Anadolu'nun uzak bir köyünde ömrünü din hizmetine vermiş imamın, ilmiyle tanınmış müftünün, insanlara hâliyle tesir etmiş vaizin bu itibarda büyük hissesi vardır. Bir düğünün hayır duasında, bir cenazenin başında, salgın günlerinin hüzünlü vedalarında, depremde yıkıntıların arasında milletimizin yanında din görevlileri de vardı. Kimi zaman bir dua okudular, kimi zaman bir omuz verdiler, kimi zaman da söyleyecek söz bulamayan insanların yanında sessizce durdular. Bunlar resmî faaliyet cetvellerine sığmayacak hizmetlerdir. Her bir hocamızın taşıdığı unvanın ardında hürmete layık bir ilim ve hizmet geleneği bulunur.

Makamların sahipleri değişir, vazifeler devredilir. Bugün riyaset makamında bulunan da yarın görevini bir başkasına bırakacaktır. En uzak köyün imamı da vakti geldiğinde mihrabını kendisinden sonra gelene emanet edecektir. Müesseselerin devamlılığı bu devir teslimin vakarında saklıdır. Asıl marifet, bulunduğu makama şahsiyetinden bir kıymet katabilmek ve ayrılırken geride hayırla anılacak bir hizmet bırakmaktır.

Anadolu'nun eski bir kasabasında akşam vakti olduğunu düşünelim. Çarşının kepenkleri kapanıyor. Bir ihtiyar ağır adımlarla camiye yöneliyor. Çocukluğunda babasının elinden tutarak girdiği bu camide şimdi kendisi ihtiyarlamış. Babası çoktan göçmüş, arkadaşlarının çoğu başka şehirlere dağılmış. Cami ise yerinde duruyor. Kapıda imamla selamlaşıyor. İçeri girdiğinde yıllardır aşina olduğu sesi işitiyor. Çocukluğundan kalan nice hatıra, farkına varmadan onunla birlikte aynı kapıdan giriyor. O ihtiyar, bir kurumun tarihini düşünerek gelmemiştir oraya. Bildiği bir yer, tanıdığı bir ses, gönlünde karşılığı bulunan bir dünya vardır. Diyanet'in millet hayatındaki yerini anlamak isteyen, biraz da bu aşinalığın üzerinde düşünmelidir.

Buradan Diyanet teşkilatının bütün mensuplarına ve aziz milletimize bir söz söylemek istiyorum.

Aziz hocalarım, teşkilatınıza sahip çıkın. Müftülüğünüzü, vaizliğinizi, imamlığınızı, Kur'an kursu hocalığınızı onurla ve gururla taşıyın. Mesleğinizin vakarını, meslektaşınızın hukukunu koruyun. İlimde, ahlakta, merhamette örnek olun. Bu millet sizi hayatının en mahrem anlarına kabul ediyor. Evladını size emanet ediyor, derdini sizinle paylaşıyor, en ağır gününde sizin sesinizle teselli buluyor. Böylesine büyük bir hürmetin hakkı, ancak aynı büyüklükte bir mesuliyet duygusuyla ödenebilir.

Aziz milletimiz, siz de Diyanet'inize sahip çıkın. Mahallenizin imamını, çocuğunuza Kur'an öğreten hocanızı, ömrünü din hizmetine adamış insanları yalnız bırakmayın. Yanlış gördüğünüzde hesabını sorun, daha iyisini talep edin. Fakat asırlık bir müesseseyi günlük münakaşaların insafına terk etmeyin. O teşkilatın tarihinde sizin de dualarınız, sevinçleriniz, acılarınız bulunuyor. Milletin kendi müessesesine sahip çıkması, onun daha iyi işlemesini istemesiyle başlar.

Aziz hocalarım, taşıdığınız unvanların şerefini bilin. Aziz milletimiz, bu müesseseyi sahipsiz bırakmayın. Başkanlar değişir, makamlar el değiştirir, nesiller gelip geçer. Her devir kendi insanlarını, kendi hadiselerini ve kendi tartışmalarını beraberinde götürür. Fakat bir milletin asırlar içinde meydana getirdiği değerleri, bir neslin ihmaliyle kaybetmeye hakkı yoktur.

Diyanet kimin kurumu?

Milletin Diyanetidir. Milletin kalmalıdır.

Çünkü insan, ömründen geçen her şeyi hatırlamaz. Fakat babasının elinden tutarak girdiği camiyi, annesinin cenazesinde duyduğu duayı, en çaresiz gününde kendisine uzanan eli unutmaz. Bir müessese milletin hayatında işte böyle yer edinir. Adı bir tabelada yazılıdır, fakat asıl yeri insanların hafızasındadır.

O hafızayı incitmeyin. O emaneti sahipsiz bırakmayın.