İnternette dolaşırken bir otel ismi çekti dikkatimi:

10’uncu köy oteli!

Benim gibi, gidecek bir yer arıyor olmalı otele bu ismi veren.

Bu köy nerede acaba?

Bak, dertlendim yine.

Geçmişime dönüp bugüne geleceğim:

Bendeniz kendilerini “çağdaş” olarak nitelendirenlerin içinde büyüdüm.

Dine, diyanete ait görüntüler pek yoktu bizim oralarda.

Geçliğimin olgunluk dönemlerinde namaza başlamamı etrafım hayli yadırgamıştı.

O güne kadar ben var mıyım, yok muyum pek farkında olmayan “aile büyüklerim” namaza başlamamı endişeyle karşılamış, “Bana bak, tarikata filan girme!” diye uyarır olmuşlardı.

Ben de o keskin dönemimde çok sert karşılıklar vermiştim hepsine.

Bu beni yeni çevreme açan bir kopuş dönemiydi.

Yeni çevremde, güzel sohbetler vardı.

Onuncu Köy Oteli

İnsanlar birbirlerine saygı gösteriyor, benim gibi “din acemisi” birini bile can kulağı ile dinliyorlardı.

Sonra sonra…

Bazı şeylerin ters gittiğini gördüm.

Bu kesimin insanları bölük pörçüktü.

Her grup kendi aralarında gruplara ayrılmıştı.

Parçalar, en iyisinin kendileri olduğunu söylüyorlardı.

Bir kitap fuarında “İslamcı” denilen grupların birbirleri ile çatışmalarına şahit olmuştum.

Öyle sözlü çatışma değil, resmen kafa göz patlatılan bir kavgaydı bu.

Ortamdan iyice soğumaya başlamıştım ki başörtüsü meselesi ülkenin gündemine yerleşti.

Başörtülülerin eğitim hakları ellerinden alınıyordu.

Hukuk siyasallaştırılmış, eğitim kurumları adeta hapishanelere döndürülmüştü.

Haksızlık diz boyuydu ve ben “delikanlılık” gereği mağdur ve mağdurelerin yanında yer almıştım.

O günlerde tuhafıma giden işler vardı.

Mesela…

Bazıları elektrik saatini kaçağa bağlıyorlardı.

Bunun doğru bir davranış olup olmadığını sorduğumda da, yaptıklarını meşrulaştırmayı hedefleyen lâflar ediyorlardı.

Sonra sonra, belediye kapılarına “Rüşvet alan da veren de mel’undur!” yazan yönetimleri gördüm.

Onlar cepleri için para istemiyorlardı.

Şahsi beklentileri yoktu.

Belediyelerden olmadık işleri geçirmeye çalışanlara “Şu camiye şu kadar torba çimento bağışlarsan işin olur!” diyenler olduğunu duydum.

Bu konudaki rahatsızlığımı dile getirdiğimde “Cebine para istese haklısın, cami için istiyor, Kur’an kursu için istiyor!” gibi uygulamaları meşrulaştırmayı hedefleyen lâflar ediyorlardı.

Yeni çevremde rahatsızlık veren durumlar vardı ama “karşı taraf” büsbütün sıkıntılıydı.

Milletin değerlerini hedef alan, din ve vicdan hürriyeti alanını daralttıkça daraltan uygulamalar vardı.

Üstelik nice yolsuzluklar vardı.

“Ehven-i şer” diyerek devam ediyorduk yolumuza.

*

Politikanın “güzelliklere ulaşmanın aracı” olarak görüldüğü bu yolda, bir dolu olayla karşılaştık.

Türkiye’nin darbeler tarihi, hepimize yeni darbe girişimlerine karşı uyanık olmayı telkin ediyordu.

Karşımızdakiler sürekli olarak tehdit ediyor, etmedikleri hakareti, yapmadıkları zulmü bırakmıyorlardı.

*

Biz o dönemlerde, Akit gazetesinde toplanmış “büyüklerimizle” birlikte bir mücadelenin içindeydik.

*

Sonra sonra…

Özellikle politika arenasında, insanların parayla, makamla ve karşı cinsiyettekilerle imtihanlarına şahit olduk.

Bu imtihanların çoğunda sınıfta kalınıyordu.

Bir zamanların samimi insanlarından bazıları ortamı görüp uzaklaşmayı tercih ediyordu, bazıları içerilerde kalıp mücadele etmeyi, meydanı “kötülere” bırakmamayı…

Bazıları da düzene uyuyorlardı.

“Dünya iki kulplu kazan, tut bir ucundan sen de kazan!” deniyordu.

“Bal tutan parmağını yalar!” deniyordu.

*

Bu son gruptakilere karşı mücadele yolunu seçtim ama pek de lâf dinletemedim.

Her gittiğimde yerde yanlışlıklara dikkat çekiyor, yazdıklarımdan çok daha fazlasını kapalı kapılar ardında söylüyor, bundan dolayı da “uyumsuz adam” oluyordum.

Uzun yıllar evvel “çağdaş takılan çevrem” beni dışlamıştı.

Sonraki çevrem de böyle yapıyordu.

Dokuz köyden kovuluyordum her seferinde.

Ben, kendimi bildim bileli 10’uncu köyü arıyorum.

İnanın, bulduğumda size de söyleyeceğim.

Belki oraya siz de gelirsiniz!