Bir ayet var ki insanın kendini yeniden sorgulamasını gerektiriyor. Çünkü bu ayet, yalnızca iman etmeyenlere değil, iman ettiğini söyleyenlere de sesleniyor.
“Ey iman edenler! Allah’a, Resûlüne, Resûlüne indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin…” (Nisâ Suresi, 4/136)
Düşünsenize, Rabbimiz neden iman edenlere yeniden iman etmelerini emrediyor?
Müfessirler bu hitabı, imanda sebat etmek, onu derinleştirmek ve gereklerini yerine getirmek çerçevesinde açıklamışlardır. Demek ki iman, yalnızca bir defa söylenip tamamlanan bir söz değil; ömür boyu taşınması, korunması ve hayatla doğrulanması gereken bir sorumluluktur.
Öyleyse bugün kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmedi mi?
Biz gerçekten imanımızın gereğini mi yaşıyoruz, yoksa imanımızı yalnızca kimliğimizin bir parçası olarak mı taşıyoruz?
Namaz kılıyorum, oruç tutuyorum, zekât veriyorum daha ne olsun diyenler olduğu gibi namaz kılmıyorum ama kalbim temiz diyenler de var.
Adil miyiz, ahde vefayı biliyor muyuz, emin ve sadık biri miyiz? Soru uzayıp gidebilir ama işin öze şu ki Müslüman ahlakını yaşamımıza yansıtmadığımızdır.
Namaz kılan bir insan, iş yerinde çalışanının hakkını geciktiriyorsa neyi eksik bırakıyor?
Oruç tutan bir esnaf, malındaki kusuru müşteriden gizliyorsa açlığın kendisine ne öğrettiğini yeniden düşünmek zorunda değil mi?
Hacca giden bir insan, döndükten sonra komşusunun hakkını gözetmiyor, borcunu ödemiyor, kendisine emanet edilen görevi şahsi çıkarı için kullanıyorsa bütün bunların üzerinde durması gerekmez mi?
Kalbim temiz diyen biri gerçekten hakka hukuka uygun davranıyor mu?
Burada kimsenin ibadetini sorgulamak veya bir insanın imanına hüküm vermek niyetinde değilim. Mesele çok daha açık: İbadetlerimiz bizi daha dürüst, daha adil ve daha karakterli insanlar hâline getiriyor mu?
Çünkü inanç tek başına değil; pazarda, makam odasında, aile sofrasında ve insan ilişkilerinin tam ortasında da yaşanmalıdır.
Bugün toplum olarak üzerinde düşünmemiz gereken çelişkilerden biri de şu: Kendimiz için adalet istiyoruz ama başkasının hakkı söz konusu olduğunda susabiliyoruz.
Bize haksızlık yapıldığında kıyameti koparıyoruz; sevdiğimiz, yakın olduğumuz veya çıkar ilişkisi içinde bulunduğumuz biri haksızlık yaptığında ise bahaneler üretmeye başlıyoruz.
Kendi hatamızı örtmek için kırk gerekçe buluyor, başkasının hatasını büyütmek için kırk delil arıyoruz.
İşimize geldiğinde kul hakkından söz ediyor, menfaatimiz söz konusu olduğunda unutuyoruz. Emanetten bahsediyor, emanetin başına geçtiğimizde onu kendi mülkümüz gibi kullanabiliyoruz. Liyakat arıyoruz ama yakınımız için ayrıcalık yapıyoruz. Dürüstlük bekliyoruz ama gerçeği söylemek bize zarar verecekse susmayı tercih ediyoruz.
Peki, iman yalnızca bizim lehimize işleyen bir adalet talebi midir?
Kendi yanlışımızı görmezden gelip başkasının yanlışını dinî kavramlarla mahkûm etmek, bizi daha dindar değil, daha çelişkili hâle getirir.
Kur’an’ın ölçüsü açıktır:
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.” (Nisâ Suresi, 4/135)
Dikkat edelim: Ayet, adaleti yalnızca yabancılara karşı değil, kendi aleyhimize ve en yakınlarımızın aleyhine olduğunda da korumamızı istiyor.
İşte imanın ağır sınavlarından biri budur: Haklı olduğumuzda değil, haklılık kendi çıkarımıza dokunduğunda da adaletten ayrılmamak.
Bir başka acı gerçek de; birinin kalbini kırıyoruz, arkasından konuşuyoruz, itibarına zarar veriyoruz. Birinin hakkını yiyoruz, emeğini küçümsüyoruz, güvenini boşa çıkarıyoruz. Sonra bir dua ediyor ya da benim kalbim temizdi diyerek kendimizi rahatlatıyoruz.
Oysa haksızlığa uğrayan insanın hakkı ne olacak?
Resûlullah'ın müflis hadisi bu konuda sarsıcı bir uyarıdır. Peygamberimiz, kıyamet günü namaz, oruç ve zekâtla gelen; fakat insanlara sövmüş, iftira etmiş, onların mallarını yemiş, kanlarını dökmüş veya onları dövmüş bir kişinin durumunu anlatır. Bu kişinin iyilikleri hak sahiplerine verilir; haklar bitmeden iyilikleri tükenirse onların günahları kendisine yüklenir. Böylece iflas etmiş olur.
Demek ki insan, ibadetlerini yerine getirirken başkalarının haklarını da gözetmek zorundadır.
Bir insanın gözyaşı pahasına kazandığımız para, bir başkasının itibarını çiğneyerek elde ettiğimiz makam, bir yetimin hakkından eksilttiğimiz lokma, yalnızca dünyadaki hesaplarla sınırlı değildir.
Kul hakkı, insanın kendisiyle birlikte mahşere taşıdığı bir hesaptır.
Müslüman kardeşim, bu sözlerim önce kendime, sonra sanadır. Gelin, birbirimizin imanını tartışmadan önce kendi hayatımıza bakalım. Dinimizi başkalarını mahkûm etmenin aracı değil, kendimizi düzeltmenin rehberi yapalım.
Çünkü mesele, başkasının ne kadar eksik olduğu değil; bizim kendi eksiğimizi görmeye ne kadar cesaret edebildiğimizdir.
Kur’an'ın “Ey iman edenler, iman edin!” hitabını duyduğumuzda başımızı kaldırıp başkasını aramayalım. Bir an duralım, kendimize dönelim.
Belki de yıllardır başkalarına anlattığımız hakikatleri önce kendi hayatımıza taşımamız gerekiyordur.
Öyleyse son bir kez kendimize soralım: Hangi inanca sahip olursak olalım iman ettiğimizi söylüyoruz. Peki, davranışlarımız imanımıza şahitlik ediyor mu?