Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan “Mekke Anlaşması” İslam dünyasının uzun zamandır hasretini çektiği ortak güvenlik ve savunma anlayışı açısından dikkat çekici bir gelişmedir. Anlaşmanın temelinde herhangi bir ülkeyi doğrudan hedef almak değil; tarafların güvenliğini ortak bir anlayış çerçevesinde güçlendirmek, külfet paylaşımını sağlamak, bölgesel ve küresel barış ile istikrarın korunmasına katkıda bulunmak ve herhangi bir saldırıya karşı ortak caydırıcılık oluşturmaktır. Üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının bütün taraflara yönelik saldırı kabul edilmesi ise anlaşmayı sıradan bir diplomatik metnin ötesine taşıyan en önemli unsurlardan biridir.
Bu yönüyle Mekke Anlaşması, İslam dünyasında ortak savunma ve güvenlik mekanizmasının nüvesi olarak görülebilir. Elbette bugünden yarına bir “İslam NATO’su” kurulmuş değildir. Fakat NATO'nun temel mantığında olduğu gibi, “birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır” anlayışının üç Müslüman ülke arasında güvenlik alanına taşınması, İslam dünyası açısından sembolik ve stratejik bakımdan son derece önemlidir. Yıllardır parçalanmış, birbirine karşı kışkırtılmış ve güvenlik bakımından dış güçlere bağımlı hâle getirilmiş bir coğrafyada, üç önemli Müslüman ülkenin kendi güvenliklerini birlikte düşünmeye başlaması başlı başına dikkate değer bir gelişmedir.
Anlaşmanın “Mekke” adını taşıması da ayrıca anlamlıdır. Çünkü Mekke, Müslümanların ortak kıblesinin, ortak hac merkezinin ve bütün ümmeti bir araya getiren kutsal beldenin adıdır. İslam dünyasının farklı siyasi, mezhebi ve etnik unsurlarının ortak bir güvenlik ve dayanışma zemininde buluşabilmesi, yalnızca askerî bir mesele değil, aynı zamanda ümmetin siyasi geleceği bakımından da önemli bir tartışmadır.
Tam da bu noktada ortaya çarpıcı bir soru çıkıyor: İslam dünyasının ortak güvenliğini güçlendirmeyi hedefleyen böyle bir girişim neden bazı çevreleri ciddi biçimde rahatsız ediyor? İsrail'in böyle bir gelişmeden rahatsız olması şaşırtıcı değildir. Çünkü güçlü, kendi güvenliğini kendi imkânlarıyla sağlayabilen ve dış müdahalelere karşı ortak caydırıcılık geliştirebilen bir İslam dünyası, İsrail'in bölgedeki askerî ve stratejik üstünlüğünü sınırlandırabilecek yeni bir denklem meydana getirebilir.
İsrail'den beklenen tepki İran'dan geldi!
Fakat asıl dikkat çekici olan, İsrail'in tepkisinden daha şiddetli bir şekilde İran'dan gelen sert açıklamalardır. Peki, şaşırdık mı? Elbette hayır. Çünkü bilen biliyor ki, tarih boyu İslam ümmetine karşı her renkten kâfirlerle her türlü işbirliğini yapıp ümmete sayısız kereler ihanet etmiş olan İran, yeri geldiğinde yine aynısını yapacaktır. Bunu kendi itiraflarıyla da net olarak müşahede ediyoruz.
İran İslami Şura Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması'na tepki göstererek, Riyad yönetimine tehdit dolu uyarıda bulundu: "Suudiler, Türkiye ve Pakistan ile yapılan kâğıt üzerindeki bir anlaşmanın kendilerine güvenlik getirmeyeceğini bilmelidir. Tıpkı yıllarca Amerikalılara tek taraflı kaynak aktarmanın, sağmal inek muamelesi görmenin güvenlik getirmediği gibi. Başkalarından güvenlik dilenmek zorunda kalmamak için politikalarınızı düzeltin."
Burada ister istemez şu sorular gündeme geliyor: İran kendisini İslam Cumhuriyeti olarak tanımlamıyor mu? İran yıllardır Müslümanların birliği ve Kudüs davası üzerinden siyaset yürütmüyor mu? İsrail'i bölgedeki en büyük düşmanlarından biri olarak görmüyor mu? Öyleyse Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi üç büyük Müslüman ülkenin ortak güvenlik mekanizması geliştirmesinden neden rahatsızlık duyuyor?
Elbette bu sorulara verilecek cevap, İran'ın resmî söylemleriyle bölgesel politikalarının aynı şey olmadığını dikkate almayı gerektiriyor. Devletlerin dış politikalarında sloganlar kadar stratejik çıkarlar da belirleyicidir. İran'ın kendisini İslam dünyasının öncülerinden biri olarak takdim etmesi ile bölgesel nüfuz politikaları arasında zaman zaman ciddi gerilimler yaşanmıştır. Dolayısıyla mesele yalnızca “İran neden bu anlaşmayı sevmedi?” sorusundan ibaret değildir. Asıl mesele, İslam dünyasında kimin, hangi güvenlik mimarisini ve hangi güç merkezini istediğidir.
Çünkü İslam dünyasının en büyük problemlerinden biri, yalnızca dış düşmanların saldırıları değildir. Daha büyük problemlerden biri, Müslüman ülkelerin birbirlerine karşı konumlandırılması ve aralarındaki ihtilafların sürekli olarak büyütülmesidir. Mezhepçilik, milliyetçilik, etnik ayrışmalar ve bölgesel nüfuz mücadeleleri, Müslüman toplumların ortak hareket etmesini zorlaştırmaktadır. Zamanla parçalanıp birbirinden koparılmış Müslüman ülkeler ise küresel güçler açısından yönetilmesi çok daha kolay bir coğrafya hâline gelmektedir. Siyonizmin sinsi planı neydi? “Ferriq tesud” Yani “böl ve yönet…”