Sıcak yaz günlerinde dostlarımız tecrid hırkasına bürünüp aramızdan ayrılıyor. Önce babam sonra komşum ve komşularım… Daha sonra güzel insanlar bir bir gittiler buradan arkalarında buram buram bir koku bırakarak. Yahya Kemal'in sessiz gemisine mi bindiler. Şair Baki'nin tecrit hırkasına mı büründüler, bilmiyorum.

Bildiğim bir şey var: Gittiler…

Bu salgın döneminde onlar için ne bir taziye seremonisi ne de ağıtlar yakabildik. Sadece defnedebildik. Buna da şükürler olsun.

Öğrencilik yıllarımda tanıdığım ve sonradan dostluğumuz, muhabbetimiz genişleyen güzel bir insanlardan en müşahhas bir İrfan Çiftçi ağabeyimiz vardı. Onu da geçtiğimiz günlerde uğurladık sessiz bir gemiyle.

Bir kaldırım taşına ayağı takılmıştı ve bir kaldırım taşına çarpmıştı başını. O vakit yanında değildik. Görenler anlatıyor. Kaldırımlar şairi Necip Fazıl'ı tahattur ederek

Uzanıverdi gövdesi taşlara boydan boya. Alsa bu soğuk taşlar alnındaki ateşi. Öylece kalmıştı uzayan kaldırımlarda.

Bu söylediklerim ve söyleyeceklerim aslında onun için yakamadığım ağıtlardır. İrfan ağabey irfan meclisimizin gülüydü. Mütefekkir, yazar ve şair. Bütün bu meziyetlerinin kuşatıcı tanımı şu olmalıydı zannımca. İrfan Çiftçi bir kültür adamıydı. Derdi olan bir kültür adamıydı. Kültürün has bahçesinde güller devirmişti.

Doksanlı yılların o soğuk şubatında yollarımız kesişmişti. Hiç unutmam Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde bir program vesilesiyle konuşmasını dinlemiştim. Sanırım Cemil Meriç programıydı. Ülkemiz diyordu. Bu ülke diyordu… Ülkemiz iki binli yılların başında bölünmezse dünyanın süper gücü oluruz diyordu. Edebiyatı bir dava üzere sanat edinmişti Servet-i Fünuncular gibi hakikatten kaçmak için değil.

Bu hitap Sana İrfan Ağabey:

Ah İrfan Ağabey. Senin vefatından sonra Ayasofya Camii açıldı. Artık oraya biletle değil abdestle giriyoruz. Belki gün gelir Kudüs'te özgürlüğüne kavuşur Mekke'de özgürlüğüne kavuşur. Oralara da Ayasofya'ya biletsiz girdiğimiz gibi pasaportsuz gideriz.

Seninle bazen İ.Ü Dil Merkezinde Mehmet Yalçın Yılmaz Hocamızın mekanında bazen Çorlulu Ali Paşa medresesinde Ali Gemuhluoğlu ve Turan Koç Hocalarla birlikte muhabbet ederdik. Nida Kırömeroğlu hocamızın müdür olduğu dönemde İYEM'de bir çiğköfte ikramımız olmuştu.

Kıymetli kardeşim kültür işlerinden iyi anlıyorsun demiştin. Helal-i hoş olsun ikramlarımız. Sizden de irfanı ikramlar alıyorduk.

İstanbul'da bulunduğum bir zamandı. Mehmet Yalçın Hocamız beni Unkapanı'nda arabayla alacaktı. Araba gelmiş ve ön tarafa binmiştim. Arka koltukta bir kişi telefonla konuşuyordu. O şahıs sendin. Çünkü sesini tanımıştım. Bu İrfan Çiftçi ağabeyimiz, demiştim. Mehmet Yalçın Hoca sen nerden tanıyorsun, dediydi. Doksanlı yıllarda Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinden Cemal Reşit Rey Konser salonundan yanıyorum, demiştim. Sen de telefonu kapatıp konuşmamıza kulak misafiri olmuştun. Bak Mehmed'im, attığımız tohumlar yetişti, çok şükür demiştin.

Bu ülke iki binli yıllarda bölünmeden yoluna devam etse dünyanın süper gücü olurduk" sözünü hatırlatmıştım. Epeyce duygulanmıştın.