“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyenler ve onu az bir menfaat karşılığında satanlar var ya; işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar…”
(Kur'an-ı Kerim)
Bu ilahi uyarı, yalnızca geçmiş ümmetlerde kutsal metinleri tahrif edenleri değil; bugün hakikati bile bile eğip bükenleri, korkudan susanları, menfaati uğruna gerçeği gizleyenleri de içine alan sarsıcı bir hakikattir. Çünkü hakikat, gizlenmek için değil; yaşanmak ve yaşatılmak için indirilmiştir.
Bugün ümmetin en büyük imtihanlarından biri; doğruyu bilip susmakla, yanlışı görüp görmezden gelmek arasındaki ince çizgide yaşanıyor. Hakikati gizlemek sadece bir bilgiyi saklamak değildir. Bu, toplumun vicdanını karartmak, insanları dalalete terk etmektir.
Kur’an başka bir ayette şöyle buyurur:
“Biz indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti, insanlar için Kitap’ta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder hem de lanet edebilenler lanet eder.”
(Kur'an-ı Kerim)
Bu ayet, meselenin ne kadar ağır olduğunu gösterir. Hakikati gizlemek yalnızca bireysel bir günah değildir; ilahi laneti celbeden büyük bir ihanettir.
Peki insan neden hakikati gizler?
Kimi zaman korkudan…
Kimi zaman makamını kaybetmemek için…
Kimi zaman da basit dünya menfaatleri uğruna…
Ayetin ifadesi ne kadar sarsıcıdır:
“Az bir bedel karşılığında…”
Evet, insan bazen ebedi hakikati geçici bir alkışa; ilahi rızayı dünyevi çıkarlarına satar. Oysa bu alışverişin sonucu bellidir: Karınlara dolan ateş!
Muhammed (s.a.v.) de bu tehlikeyi açıkça haber verir:
“Kim kendisine sorulan bir ilmi gizlerse, kıyamet günü ona ateşten bir gem vurulur.”
(Sünen-i Tirmizî)
Bu hadis, ilmi saklamanın sadece bir eksiklik değil; doğrudan azaba götüren ağır bir suç olduğunu ortaya koyar. Çünkü ilim emanettir. Emanete ihanet eden ise yalnızca kendine değil, bütün topluma zarar verir.
Bugün herkesin kendine şu soruları sorması gerekiyor:
Hakikati gerçekten söylüyor muyuz, yoksa işimize gelen kısmını mı dillendiriyoruz?
Zulüm karşısında susarak tarafsız kaldığımızı mı sanıyoruz?
Yoksa sessizliğimizle zalimin safında yer aldığımızın farkında değil miyiz?
Çünkü susmak da bir tercihtir. Ve çoğu zaman bu tercih, hakikatin değil menfaatin yanında durur.
Toplumlar çoğu zaman zalimlerin gücüyle değil; iyilerin sessizliğiyle çürür. Haksızlık karşısında susan, zulmün devamına ortak olur. Sessiz kalan dil, zamanla vicdanını da kaybeder.
Kur’an’ın sert uyarısı burada yeniden yankılanır:
“Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları temize çıkarmayacaktır…”
Bir düşünün…
Allah’ın konuşmadığı, yüzüne bakmadığı bir kul olmak…
Bundan daha büyük bir mahrumiyet olabilir mi?
Hakikati gizlemek insanı sadece dünyada itibarsızlaştırmaz; ahirette de ilahi rahmetten mahrum bırakır. Bu, bir kayıp değil; mutlak bir iflastır.
O halde bugün yapılması gereken açıktır:
Hakikati eğip bükmeden söylemek…
Doğruyu menfaat terazisine koymadan savunmak…
Mazlumun yanında, zalimin karşısında dimdik durmak…
Ve ilahi emaneti layıkıyla taşımak…
Çünkü hakikat pazarlık konusu yapılamaz.
Çünkü doğru, suskunlukla korunamaz.
Çünkü Allah’ın kelamı insanların çıkarlarına kurban edilemez.
Unutmayalım:
Hakikati gizleyenler ateş taşır.
Haksızlık karşısında susanlar, sessizlikleriyle zulmü büyütür.
Hakikati söyleyenler ise ağır bedeller öder… ama sonunda kurtulanlar da onlardır.