Her yaz aynı acıyı yaşıyoruz. Aynı görüntüler, aynı duman, aynı telaş, aynı dua... Fakat asıl soru hâlâ önümüzde duruyor: Neden?

Ben Aksekiliyim. Annem Manavgatlı. Torosların eteklerinde büyüyen herkes gibi çam ormanının kokusunu da, yaz sıcağının toprağa nasıl çöktüğünü de bilirim. Yaklaşık altı yıl önce bölgemiz tarihinin en büyük orman yangınlarından biriyle mücadele etti. Günlerce süren o felaket sırasında orman teşkilatı, itfaiye ekipleri, güvenlik güçleri, gönüllüler ve köylüler büyük bir fedakârlık gösterdi. O gün yanan, ağaçlardan ibaret değildi. Hatıralarımız, çocukluğumuzun geçtiği yollar, yaban hayatı ve yılların birikimi de küle döndü.

Aradan yıllar geçti. Yangın söndü fakat mesele bitmedi. Neredeyse her yaz aynı tabloyla karşılaşıyoruz. Haziran sonu geliyor, sıcaklıklar yükseliyor ve birkaç gün içinde Antalya, Muğla, İzmir, Aydın, Mersin, Bursa ve Hatay'dan peş peşe yangın haberleri geliyor. İnsanların aklındaki soru değişmiyor: Neden her yaz aynı felaketi yaşıyoruz?

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Yangının başlaması için mutlaka bir ateşleme kaynağı gerekir. İnsan ihmali, söndürülmeyen piknik ateşi, sigara izmariti, enerji nakil hatları, yıldırım veya kasıtlı kundaklama... Bunların her biri ilk kıvılcımı oluşturabilir. Fakat bugün değişen, o kıvılcımın düştüğü zemindir.

Atmosfere salınan sera gazları dünyanın ortalama sıcaklığını yükseltiyor. Toprak daha hızlı kuruyor, bitki örtüsü nem kaybediyor, orman tabanındaki yapraklar ve ince dallar kolay tutuşan doğal bir yakıta dönüşüyor. Orman bilimcilerin "yakıt nemi" dediği kavram tam da bunu ifade ediyor. Bitkilerin bünyesindeki su azaldıkça yangın çok daha hızlı yayılıyor.

Bir başka önemli unsur ise mikro iklimdir. Her ormanın kendine özgü sıcaklığı, nemi ve hava dolaşımı vardır. Uzayan kurak dönemler bu dengeyi bozuyor. Gölgelik alanlar azalıyor, hava daha sıcak ve daha kuru hâle geliyor. Küçük bir kıvılcımın büyük bir yangına dönüşmesi için gerekli şartlar böyle oluşuyor.

Yangını büyüten en önemli güç ise rüzgârdır. Rüzgâr, alevleri besler, kor parçacıklarını uzak mesafelere taşır ve aynı anda yeni yangın odakları oluşturabilir. Bilim dünyasının termal geri besleme adını verdiği süreç de tabloyu ağırlaştırıyor. Büyük yangınlar atmosfere daha fazla karbon salıyor, artan karbon sıcaklığı yükseltiyor, yükselen sıcaklık yeni kuraklıkları doğuruyor. Yangın ve iklim değişikliği böylece birbirini besleyen bir döngüye dönüşüyor. Akdeniz Havzası'nın küresel ortalamanın üzerinde ısınacağına ilişkin araştırmalar da Türkiye'nin bu riskle uzun yıllar yaşayacağını gösteriyor.

Bütün dünyanın karbon salınımları bugünkü seviyelerde devam ettikçe sıcak hava dalgaları uzayacak, yangına elverişli günlerin sayısı artacaktır. Karbon salınımı ormanı doğrudan yakmaz. Fakat en küçük kıvılcımın bile büyük bir felakete dönüşebileceği şartları hazırlar.

Artık mücadeleyi yangın başladıktan sonra başlatan anlayış yeterli değildir. Türkiye'nin ormancılık politikası da değişmek zorundadır. Dünyada artık daha fazla ağaç dikmek kadar, daha dirençli ormanlar yetiştirmek de önem taşıyor. Farklı yaş gruplarına sahip, yerli türlerle zenginleşmiş, biyolojik çeşitliliği güçlü ve kuraklığa dayanıklı ormanlar geleceğin en önemli doğal güvencesidir.

Yangınla mücadelede de yeni bir döneme giriyoruz. Yapay zekâ destekli erken uyarı sistemleri, uydu görüntüleri, insansız hava araçları, meteorolojik risk analizleri ve orman içi sensörler artık modern ormancılığın vazgeçilmez araçlarıdır. En büyük başarı, yangını söndürmekten önce büyümesini engellemektir. Çünkü birkaç saatte kaybedilen bir çam ormanının yeniden aynı olgunluğa ulaşması bazen bir insan ömrünü aşmaktadır. Ormanı korumak, çevreyi korumaktan çok daha fazlasıdır; suyu, toprağı, iklimi ve ülkenin geleceğini korumaktır. Manavgat'ın bize bıraktığı en büyük ders de budur.