Sunucu soruyor.
"Hayatınızı kitaplarınızdan mı kazandınız?"
Cevap kısa sarsıcı.
"Hayatımı kitaplarımla kaybettim"
Bu cümle bir yazarın şahsi serzenişi değil.
Bir kuşağın özeti.
Bir hareketin iç muhasebesi.
Bir düzenin görünmeyen bilançosu.
Vefatının ardından yazılanları ve söylenenleri okuyunca düşündüm.
Ortada yalnızca bir yazarın hayatı yok.
Ortada idealist bir dava adamının portresi var.
o portre, bize bir düzeni anlatıyor.
Uzun zamandır görünmeyen ama işleyen bir düzeni.
Bu düzen idealist insan üretmeyi biliyor.
Onları alkışlamayı, öne çıkarmayı, fedakarlıklarını romantikleştirmeyi biliyor.
Fakat onları korumayı bilmiyor.
Yaşlandıklarında yanlarında durmayı,
yük paylaşmayı,
ekonomik güvence üretmeyi bilmiyor.
"Dava" diyor ama insanını tüketiyor.
"Kardeşlik" diyor ama riski paylaşmıyor.
Böyle olunca fedakarlık bireysel kalıyor,
konfor ise yapısal bir zırha dönüşüyor.
Bugün karşımızda üç farklı Müslüman modeli var.
İdealist, realist ve pragmatik.
İdealist Müslüman, anlamı önceleyen insan.
Gençliğini ortaya koyar. Yazar, konuşur, koşturur, bedel öder.
Güvenceyi değil hakikati seçer.
Hayatını kitaplarıyla kaybedenler bu sınıftadır.
ekonomik olarak kırılgandır.
Güvencesizdir.
Fedakârlığı sistematik bir destekle karşılanmaz.
Alkış vardır teminat yoktur.
Realist Müslüman, hayatın şartlarını hesaba katar.
Ailesini, geleceğini, ekonomik sürdürülebilirliği gözetir.
Fedakarlık yapar ama kendini tüketmez.
Riskin paylaşıldığı, yükün adaletle dağıtıldığı bir düzen ister.
Onun derdi dünyevileşmek değil,
onurlu kalabilmektir.
Çoğu zaman idealist tarafından "fazla hesapçı" bulunur.
Pragmatik tarafından ise "fazla cesur”
Oysa sürdürülebilir olan, belki de tam bu dengedir.
Pragmatik Müslüman ise zamanla oluşan konfor katmanında yerini alır.
Söylemi korur ama risk almaz.
Fedakârlığı anlatır ama paylaşmaz.
"Sabır" tavsiye eder, fakat güvenceyi kendi çevresinde toplar.
Ağ kurar, elit bir halka oluşturur, birbirini korur
ancak aşağıya doğru aynı hassasiyeti göstermez.
Risk aşağıya bırakılır.
Konfor yukarıda birikir.
Çürüme tam da burada başlar.
Bir tarafta yıllarını bir davaya adamış, düşünce üretmiş, yazmış, konuşmuş, bedel ödemiş insanlar.
Ekonomik sıkıntı çekmiş, ailesiyle birlikte risk almış, hayatını ertelemiş insanlar.
Diğer tarafta ise zamanla oluşmuş güvenli çevreler,
ekonomik olarak tahkim edilmiş yapılar,
kendi içinde dayanışan ama tabandan kopmuş bir üst halka.
Yoksulluğu erdem diye anlatanların,
güvenceyi kendi çevrelerinde toplamasıyla oluştu bu tablo.
Genç insana,
"Sabır"
Orta yaşa gelene,
"İdare et"
Yaşlanana
Sessizlik.
Vefat edince,
Uzun methiyeler.
Diriyken yalnız, ölünce kıymetli.
Bu bir düşünce krizi değil,
bir ahlak krizidir.
Bir dönem gerçekten dayanışma vardı.
Evler açıktı. Sofralar ortaktı.
Risk paylaşılıyor, yük bölüşülüyordu.
Ensar–muhacir kardeşliği kürsüde bir söylem değil, hayatta bir karşılıktı.
Bugün ise hayatlar sitelere taşındı.
Güvenlikli yaşam alanları, güvenlikli vicdanlar üretti.
Yozlaşma bir anda başlamaz.
Küçük meşrulaştırmalarla başlar.
"Önce biz güçlü olalım"
Zamanla bu cümle bir zihniyete dönüşür.
Sabır alt kademe için erdem sayılır.
Güvence üst kademe için hak kabul edilir.
Çürüme sessizdir.
Önce vicdanda başlar.
Adalet zedelendiğinde güven sarsılır.
Güven kaybolduğunda sadakat çözülür.
En tehlikeli kırılma, idealist insanların sessizce kopmasıdır.
Gürültüsüz, kırgın, içe çekilmiş bir uzaklaşma.
Söylem, adalet olmadan bir kabuktan ibarettir.
Ekonomik bağımsızlık dünyevileşmek değildir.
Onurlu kalabilmenin teminatıdır.
İnsanın ailesine ve geleceğine karşı sorumluluğudur.
İdealist olun, ama realist aklı kaybetmeyin.
Realist olun, ama pragmatizmin konforuna teslim olmayın.
"Hayatımı kitaplarımla kaybettim" cümlesi bir itiraf değil, bir uyarıdır.
Bu yazıyı, ardından okuduğum satırların bıraktığı sızıyla,
idealist bir yazarın ve dava adamının portresine bakarak kaleme aldım.
bazen bir insanın hayatı,
bir düzenin aynasıdır.