Haritada yerini bile tam kestiremediğimiz, okyanusun öte yakasındaki Meksika'nın puslu sokakları alevlere teslim olmuş durumda. Devasa bir uyuşturucu imparatorluğunu yöneten altmış yaşındaki o malum baronun ölümüyle, ağır silahlı milisler şehirleri esir alıp otoyolları ateşe veriyor. "Bize ne on binlerce kilometre ötedeki bu yangından?" deyip omuz silkebiliriz. Bu vahşet sarmalı, avuçlarımızın içindeki o küçük ekrana düşene dek sadece uzak bir kıtanın, yabancı bir dilin trajedisi gibi görünüyor. Fakat parmağımızın ucuyla ekranı usulca kaydırdığımızda, o alevlerin sıcaklığı yüzümüze çarpıyor; bambaşka bir cehenneme, doğrudan kendi evimize, kendi sokağımıza düşüyoruz.
İstanbul'un kalbinde, Anadolu'nun kadim sokaklarında, eline tutuşturulan bir silahla çetecilik oynayan, devlete kafa tutan on beş yaşındaki o sabi yüzlü tetikçilerin karanlık şovlarıyla yüzleşiyoruz. İş öyle bir raddede ki, cezaevinin o soğuk, rutubetli demirleri ardından dahi görüntülü aramalarla kitlelere nutuk çeken, işlediği cürmü bir kahramanlık nişanesi gibi sergileyenlerin o pervasız cüretkârlığına tanık oluyoruz. Sabah dükkânının kepengini rızkının peşinde "Bismillah" diyerek açan namuslu esnafın haraç vermediği için katledilmesi; motor sırtında, kafasında kaskla ölüme gönderilen çocukların birer silahlı propaganda aparatına dönüştürülmesi... Tüm bunlar ekrana yansıdığında, bizim için sadece kaydırılıp geçilecek bir bildirimden ibaret kalıyor. İşte tam da bu yüzden, hepimiz sınırları olmayan bu küresel kolezyumda taşlanan ruhlarız; acının ve şiddetin birer seyirlik nesne olarak sergilendiği, hissizleşen kalabalıkların ise atılan taşları alkışladığı devasa bir arenanın içine hapsolduk.
Kan ve gözyaşı, piksellere dönüştüğü an dehşetini yitiriyor.
Yeryüzünü, içindeki varlıkların birer temaşa nesnesine indirgendiği hissiz bir panayıra çevirdik. Başkalarının o en zayıf anlarını, parçalanmış hayatlarını, kanayan yaralarını veya suça sürüklenişlerini; camın arkasından volta atan egzotik mahlukatı seyreder gibi, mesuliyetten fâriğ bir mesafeden tüketiyoruz. Acı çeken bir cana merhametle, hürmetle yaklaşmak yerine; onu beğenilecek, yargılanacak ve sonra dijital dehlizlere terk edilecek bir içerik malzemesi kılıyoruz. Yaşamak yerine sergilemeye, ilişki kurmak yerine kurgulamaya başladık. Gerçekliğimiz filtrelerin ardında kayboldu. Pencere kenarına kıvrılmış, kendi hâlinde kitap okuyan bir adamın fotoğrafını bile fütursuzca yaftalarken; onun evladını toprağa verip vermediğini, ağır bir buhrandan geçip geçmediğini sormayı akıl dahi etmiyoruz. Herkes, kendi olmadığı bir şeye dönüştürülmüş koca birer suret.
Bir an durup o en sinsi yanılgıya kulak verelim. Belki de bazı safderun zihinler, her şeyin bu denli aşikâr olmasının, herkesin elindeki ekranların birer projektör işlevi görmesinin, nihayetinde yeryüzünü daha adil bir nizama taşıyacağına inanıyordur. Sokakları zehirleyen çetelerin, kuytu köşelerde işlenen cinayetlerin dijital mecralarda ifşa oldukça adaletin kılıcını hızlandıracağına; bu kesintisiz şeffaflığın bizi nihayetinde erdemli bir topluluğa dönüştüreceğine inandırıldık.
Bu koca bir yalandır.
İnternetin o dipsiz ifşa çukuru, adaleti tesis etmek bir yana, içimizdeki o en kadim erdemi; empatiyi çürüttü. Kameranın diğer ucundaki insan, bizim için artık sahici bir ruh taşımadığı için hiçbir bedel ödemeden linç edilebiliyor. Suç şebekeleri dahi bu tefessüh etmiş iklimden besleniyor; gücü ve şiddeti, sosyal medyayı devasa bir vitrin gibi kullanarak seyircilere bir prestij sahnesi olarak pazarlıyor. Bizler, Ortadoğu'nun acımasız gerçekliğinde yaşadığımızı unutup, kanayan yaralarımızı İskandinav yasalarıyla, İsviçre vari bir naiflikle sarabileceğimiz zannına kapılırken; sokaklarımız ebedî bir temaşa arenasına dönüşüyor. İnsanın o ulvi eşref-i mahlukat vasfı bir kenara itiliyor; kafeslerde sergilenen, fırlatılan fıstıklarla eğlenilen birer nesneye indirgeniyoruz. Başkasını içeriğe indirgeyenin, bir gün kendisi de içeriğe dönüştüğünü kavraması geç gelmeyecektir. Bu, salt bir asayiş meselesi değil; derin bir jeopolitik ve vicdani çöküştür.
Zarafetten ve ilahi rahmetten yoksun, kanlı bir sirk inşa ettik. Başkalarını trajik bir şekilde küçülterek kendimizi muktedir hissettiğimiz bu devasa panayırın çadırını başımıza yıkmalıyız. Bu girdaptan çıkışın yegâne yolu, sarsılmaz bir feragattir. O kanlı videoyu izlemeyi reddetmek, o yabancının en acı anı üzerine basarak yükselmekten vazgeçmek, eğlenceli görünse bile bu ritüel hâlini almış dijital teşhirciliğe iştirak etmemektir. Bir an, bir insanın tamamı değildir; görünür olmak, teşhir edilmeye razı olmak anlamına gelmez.
Ancak sadece ekranları karartmak, gözümüzü kapatmak yetmez. En kalıcı çözüm; aileyi, okulu ve mahalle kültürünü bu dijital işgale karşı yeniden tahkim etmektir. İçinde bulunduğumuz şu mübarek Ramazan iklimi, tam da bu ruhsal tahkimat için eşsiz bir fırsattır. İftar sofralarının o birleştirici ruhunu salt bir merasim olmaktan çıkarıp, kopan bağlarımızı onaracak bir merhamet mektebine dönüştürmeliyiz. Çocuklarımızı o sanal panayırın sahte şöhretlerine ve çetelerin kanlı vaatlerine kurban vermemek için; kendi medeniyet kodlarımızla yoğrulmuş, merhameti ve haysiyeti merkeze alan bir nesil inşasına girişmek zorundayız. Aksi takdirde, polisiye tedbirlerle bastırdığımız her yangın, dijital rüzgârlarla başka bir sokakta yeniden alevlenecektir.
İnsanlık onurunu o dijital prangalardan çekip çıkarmak, bizi sokakları esir alan o karanlık çetelerden de, ruhumuzu zehirleyen o derin hissizlikten de kurtaracak en kurucu adımdır. Çünkü o seyircinin ta kendisi olduğunu, hep birlikte aynı arenanın içinde taşlandığımızı ancak kendi sıramız geldiğinde anlıyoruz. Hakikate dönüşün yolu, önce insanı insan olarak görmekten geçiyor.