Boğaziçi'nin üzerine çöken o ağır, kurşuni sisi izliyorum. Karşı kıyı yok. Suların üzerinde süzülen devasa şileplerin yalnızca genzi titreten düdük sesleri duyuluyor ama gövdeleri sırra kadem basmış. Suya inen her ses, kendi yankısında boğuluyor. Koca bir şehir, kör bir beyazlığın içinde el yordamıyla menzilini arıyor.
Gölgeler var, hakikat heybede yolcu.
Bu körleştirici örtü, sadece suların üzerinde değil; enerji koridorlarında, görünmez siber ağlarda ve artık cephe hattı olmayan savaşın kendisinde de koyulaşıyor. Mossad'ın tedarik zincirine sızarak çağrı cihazlarını birer imha aracına dönüştürdüğü o gün, dünya yeni savaşın manifesto sahnesini izledi. Siperlerin yerini hesap örgüleri, kılıcın yerini yazılım aldı. İran'ın Nisan 2024'te bir gecede 300'den fazla insansız hava aracı ve füze fırlattığı o karşı saldırıda, savunma katmanlarını koordine eden düzenekler milisaniyeler içinde kararlar aldı; hangi füzenin yerleşim bölgesini hedef aldığını, hangisinin boş alana düşeceğini. İnsanın ilk soruyu sormasından önce hüküm çoktan verilmişti.
Savaşın ideolojisi kadar matematiği de vardır. Ve bu matematik artık insan hızını geride bıraktı.
Bölgede yaşanan çatışma salt tek taraflı bir tablo sunmuyor. İran, üzerine yönelen operasyonlara karşılık olarak Körfez'deki üsleri hedef alan kapsamlı misilleme dalgaları başlattı; Hürmüz Boğazı'ndaki ticaret trafiğini fiilen askıya aldı. Dünya petrolünün beşte birinin geçtiği bu dar koridorun kapanması, küresel enerji dengesini saatler içinde sarstı. Tahran yönetimi bu kartı elinde tuttuğu sürece, sahada kazanılan her mesafenin diplomatik masada karşılığı tartışmalı kalmaya devam edecek. Asıl ürkütücü olan da budur: Bu hızın diplomasiye alan bırakmamasıdır.
Çin menşeli güvenlik kameralarındaki protokol açıklarından lider konumlarının saatler içinde tespit edilebildiği bu savaş coğrafyasında, bir ülkenin tedarik kararları artık sınır ötesi sonuçlar doğuruyor. Satın alma belgesi imzalandığı an kapanan o dosya, yıllar sonra bambaşka bir coğrafyada, bambaşka bir bağlamda yeniden açılıyor.
Tam bu puslu eşikte, İran Dışişleri Sözcüsü İsmail Bekayi'nin "sahte bayrak operasyonu" uyarıları, bölgedeki sızma girişimlerinin ne denli derinleştiğinin belgesidir. Dışarıdaki bu sarsıntılı iklimde Türkiye'nin en büyük kalkanı, iç kurumlarının vakarıdır. Adalet saraylarının koridorlarından sızdırılan teyide muhtaç rivayetler ve usul süreçleri üzerinden köpürtülen tartışmalar, sokağın devlete olan itimadını törpüleme girişimi olarak okunuyor. Kurumların haysiyeti, desiseli sislerle gölgelenemeyecek kadar köklüdür.
Hakikatin yorulduğu yerde, gürültü büyür; ama adalet, kendi sessizliğinde konuşur.
Dün musalla taşında yatan asırlık bir hafıza veda etti. İlber Ortaylı... Topkapı Sarayı müdürlüğü döneminde her Ramazan, o sarayı asırlarca çekip çeviren ağalar ve cariyeler için hatim okutturan; "Sarayın asıl sahipleri sultanlar değil, bunlardır" diyen; tarihin hatalarını düzeltmek için masasında sabırla ter döken o derin ruh. Kızı Tuna Hanım'ın Galatasaray Üniversitesi'ndeki veda töreninde boğazımızı düğümleyen sözü, koca bir ömrün özetiydi: "Dün odasına girdiğimde masanın üstünde yarım kalan tashihi görmek içimi acıttı." Hesap örgüsünün milisaniyede kader yazdığı bir çağda, tarihin tashihini bir ömür sabırla sürdürmek; işte bu, gerçek direnişin adıdır. Cenazesinde vakarını unutup flaşların kör edici ışığında kendini göstermeye çalışan o telaşlı kalabalık ise ayrı bir tanıklık sundu: Dünün ağırbaşlı bilgeliği, bugünün tüketim hızına yenik düşüyor.
Devlet o kadar soyut bir yük taşırken, insan ruhu tutunacak somut bir dayanak arar. Yeşil sahanın o tartışmasız çizgisinden yükselen terli bir cümle, koca bir sosyolojik talebe dönüşüyor. A Milli Takım'ın genç yeteneği Yunus Akgün'ün kurduğu o sade cümle: "Dünya Kupası'na katılmayı çok istiyoruz."
Bu, yalnızca bir turnuvaya bilet alma arzusu değildir. Terazinin taraf tutmadığı, liyakatin tabelaya anında yansıdığı, küresel güç hesaplarının sahayı eğemediği, koca bir ülkenin aynı sevinçte şüphesizce birleşebildiği o müşterek hayale duyulan yakıcı hasrettir.
17 Mart'ın bu ilk saatlerinde dünün muhasebesiyle uyanırken stratejimiz berraktır: Kurumlarımızı dışarıdan dayatılan rivayetlerden arındırmak, siber ağlardan sınır boylarına kadar hukukun koruyucu zırhını güçlendirmek ve tarihin tashihini sabırla sürdürmek zorundayız. Zira insanlığın önündeki en kritik soru artık teknik değil, felsefidir: Hayatta kalma maliyetini rakam tezgahına devretmeye razı mıyız?
Temel sağlamsa, fırtına sadece camları titretir.