Atölyede talaş kokusu ağır ağır havaya karışır. Tezgâhın üzerinde yılların izini taşıyan bir ahşap zımparası durur. Sapı, onu defalarca tutan ellerden koyulaşmış; kenarları kullanıldıkça yumuşamıştır. Çırağın elindeyse aynı zımpara henüz yabancıdır. Parmakları nereye, ne kadar basacağını bilmez.
Usta bir süre konuşmaz.
Çırak tahtanın yüzeyini düzeltmeye çalışır. Eli gereğinden fazla bastırır, zımpara bir yerde takılır. Usta elini uzatır, hareketi düzeltir. Sonra zımparayı yeniden çırağa bırakır.
"Bir daha."
İnsan, bazı şeyleri böyle öğrenir. Bir cümleyi dinleyerek değil; aynı işi tekrar tekrar yaparken elinin, gözünün ve zihninin birbirine alışmasıyla.
İlk iş gününü hatırlayan herkesin zihninde buna benzer bir an vardır. Yanlış dosyaya atılan bir imza, müşterinin karşısında unutulan bir cümle, hesapta fark edilmeyen küçük bir hata... O an yalnızca iş öğrenilmez. Hatanın ağırlığı da öğrenilir. Bir sonraki sefer göz aynı yere biraz daha dikkatli bakar.
Ustalığın sessiz tarafı budur.
Şimdi çalışma hayatının önünde başka bir hız var. Bir kişinin daha fazla işi daha kısa sürede yapabilmesi mümkün hâle geliyor. Bir görevin birkaç ayrı parçasını tek bir kişinin üstlenmesi sıradanlaşıyor. Eskiden öğrenmek için birinin yanında geçirilen zaman, şimdi sonuç almak açısından gereksiz bir dolambaç gibi görülebiliyor.
Tam burada küçük görünen büyük bir mesele çıkıyor karşımıza:
İnsan, ustalığa hangi basamaktan çıkacak?
30 Eylül'de toplanan Millî Güvenlik Kurulu'nun gündeminde terörle mücadeleden Suriye ve Irak'a, Gazze'den Rusya-Ukrayna savaşına kadar geniş bir güvenlik alanı vardı. Devletler için kararın zamanında alınması önem taşıyor; bazı gelişmeler saatlerle, hatta dakikalarla ölçülüyor.
Fakat devletin karar verme süresiyle insanın yetişme süresi aynı değil.
Bir ülke kriz karşısında hızlanabilir. Bir kurum iş akışını kısaltabilir. Bir kişi daha önce birkaç kişinin yaptığı işi tek başına üstlenebilir.
Sonuç hızlanır.
İnsanın yetişmesi değil.
Çünkü küçük işler, çalışma hayatının yalnızca yükü değildir. Aynı zamanda okuludur. Genç bir muhasebe stajyeri ilk kez bir hesabı kontrol ederken yalnızca rakamları öğrenmez; dikkatin ne olduğunu öğrenir. Genç bir gazeteci ilk metnindeki hatayı gördüğünde yalnızca o yanlışı düzeltmez; kelimenin sorumluluğunu kavrar. Bir usta çırağının eline bıraktığı işte yalnızca bir meslek öğretmez; karar vermenin ağırlığını aktarır.
Bir gün o küçük işler ortadan kalkarsa, geride yalnızca eksilen görevler kalmaz.
Ustalığa çıkan merdivenin ilk basamağı da eksilebilir.
Asıl mesele burada.
Çünkü kimse doğrudan iyi bir karar verici olarak yetişmiyor. İnsan önce küçük bir işi doğru yapmayı öğreniyor. Sonra o işin neden doğru yapılması gerektiğini kavrıyor. Ardından bir başkasının işini etkileyen kararlar almaya başlıyor.
Tecrübe dediğimiz şey biraz da bu birikimin adı.
Hızın arttığı yerde bu basamakların değeri daha da büyüyor. Çünkü bir işi yapmak ile o işi neden öyle yaptığını bilmek arasındaki mesafe, sonuç tablosunda görünmüyor.
Bir başka kayıp da burada ortaya çıkabilir: İnsan yalnızca bazı becerilerini değil, o becerilerden doğan özgüvenini de kaybedebilir.
Yıllarca bir işi yaparak ustalaşmış birinin o işin artık gerekli olmadığını görmesi, yalnızca mesleki bir değişim değildir. İnsan yaptığı iş üzerinden kendisini de tanır. Bir becerinin gereksizleşmesi, kişinin kendi yeterliliğine dair sessiz bir yas bırakabilir.
Üstelik yeni deneyimlerin hepsinin adı da hazır değil.
İnsan, yaşadığı değişimi anlatacak kelimeyi bulamadığında kendi içinde dolaşır. "Ne olduğunu tam anlatamıyorum" dediği yerde çoğu zaman bilgi eksikliğinden çok, deneyimi taşıyacak kelimenin eksikliği vardır.
Bu yüzden geleceğin meselesi yalnızca daha çok iş yapabilen insan yetiştirmek değil.
Ne zaman karar vereceğini bilen, ne zaman duracağını bilen, bir ayrıntının neden önemli olduğunu anlayan, yaptığı işin başka bir insanda nasıl bir karşılık bulacağını hesaba katabilen insanlar yetiştirmek.
Bunun da kendine ait bir zamanı var.
Atölyeye dönelim.
Yıllar sonra aynı zımpara hâlâ tezgâhın üzerinde duruyor. Sapı biraz daha koyulaşmış, ahşabın yüzeyi biraz daha aşınmış. Çırak artık zımparayı avucunda nereye yerleştireceğini biliyor. Tahtanın hangi noktasında bastıracağını, nerede elini hafifleteceğini hissediyor.
Zımpara değişmemiştir.
Değişen, onu tutan eldir.
İnsanın yetişebildiği aralık da tam burada başlar: Sonuca yetişmekle, insanın kendisini yetiştirmesi arasındaki o sessiz mesafede.
Her şeyi hızlandırabiliriz.
Fakat insanın yetişebildiği aralığı ortadan kaldırdığımızda, elimizde daha hızlı sonuçlar kalabilir; daha yetişmiş insanlar değil.
Ve belki de geleceğin en zor sorusu, ne kadar işi ne kadar kısa sürede yapabildiğimiz değil; o işlerin arasında insanın kendisini yetiştirecek kadar yer bırakıp bırakamadığımızdır.