Aslında bir düşünsel problem olarak konuşulması gereken ancak üzerinde paradigma olarak durulmayan sorunlar seti insanları kuşatmış bulunmaktadır. Hem de bireyselleşme ve öznelleşmenin zirvesine ulaşıldığını iddia edilen bir noktada. Kitleselleşme şeklinde de adlandırabileceğimiz bu problem, kültürün tabiatı maskelemesi şeklinde de işlemektedir.
Bugünün dünyasında özgür hareket ettiğini/edeceğini iddia eden insanların büyük oranda yaratılan trendler çerçevesinde bir kültürü takip ettikleri, trendin belirlediği rotadan ayrılamadıklarını farklı tartışma konuları eşliğinde sürekli belirtmekteyiz. Sosyal medya üzerinden takip edilen ve insanların kendilerini göstererek yürüdükleri bu yolda artık kendileri olduklarını iddia etmek oldukça zorlaşmaktadır.
Modern dünya üzerinde yükseldiği kavramlardan birisi de hiç kuşkusuz bireyselleşmedir. Aydınlanma düşüncesi premodern dönemde dinlerin insanı kendisine bırakmadan özgürlüğünü elinden aldığı iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Bu bağlamda bireyselleşme insanların dinden azade kılınması gibi bir içerik de kazanmıştı. Bu içeriğin alt yapısı bir şekilde Tanrı’nın insana fazlaca müdahale ettiği üzerinde durmaktaydı. Bireyselleşme bu özgürlüğü sağlayacak bir mekanizma olarak hep vurgulandı.
Bireyselleşme kavramının bu içeriği aslında gelinen noktada hala anlaşılabilmiş değildir. Elbette insanın iradesinin özgürleştirilmesi, önüne gelen seçenekleri değerlendirmesi, seçim yapması ve seçimlerinin sonuçlarına katlanması gereklidir ve esasen peygamberlerin insanların iradesinin özgürleştirilmesi misyonuna öncelik tanıdıklarını söyleyebiliriz.
Postmodern durumda ise teorik olarak bizzat somut insanın kendisini mutlaklaştırdığı bir duruma ulaşılmıştır. Esasen “mutlaklık” ve “postmodernlik” arasında bir tezat ilişkisi bulunmaktadır. Zira postmodernlik bütün mutlaklıklara karşı çıkarak göreliliği temel zemin olarak belirlemiştir. Buradaki mutlaklık bizzat insanın bilmesinin sınırlarının süjenin sınırlarına dayandırılması sebebiyledir. Sonuç olarak “öznel ben” kendisini mutlaklaştırmaktadır. Öznel ben kendisinden hareket ederek doğru ve yanlışa dair yargılarda bulunmaktadır.
Burada görelilik ile mutlaklık arasındaki ilişkiyi belirtmek gerekmektedir. Görelilik tüm insan ve toplumlar düşünüldüğünde, insan tekinin durduğu yeri gösterir. Fakat insan tek başına ele alınırsa kendi düşünceleri, duyguları ve yargıları artık tek geçerli doğrular haline gelmektedir. Bunun toplumsal hayatta her bir insanı kendisine güvenli ve birey halinde yaşayan varlıklar haline getirmesi beklenir.
Fakat postmodern durumda sonuç böyle olmamıştır. İnsanlar özellikle sosyal medya araçlarında varolan trendleri sürekli bir moda olarak takip etmekte ve ona uymaya çalışmaktadır. Bu trendleri takip ettiğine dair paylaşımlar yapmakta, takipçilerinden ve iletişimde olduğu insanlardan onay beklemektedir. Böylece kitle dediğimiz artık birbirinden farkları kalmayan insanlar ortada görünür olmaktadır.
Aslında geçen yüzyılın erken dönemlerinde kitle kültürü ve endüstrisi üzerine Adorno başta olmak üzere analizler yapılmıştı. Şimdi bu durum giderek derinleşmektedir. Esasen bu durumu iki bileşenle birlikte okumak gerekmektedir. Birincisi, postmodern durumla birlikte yaratılan yeni kültürdür ki, bu kültürün iletişim ve makinelerle birlikte insanı daha da pasifleştirdiğini görmekteyiz. İnsanın ürettiği bu kültürün tekrar insanın üzerine dönerek onu belirlemeye ve hatta iradesini elinden almaya çalışması söz konusudur.
İkincisi, dünyada giderek belirginleşen ulusaşırı sermayenin tekelleşmesiyle birlikte yeni sömürü düzeninin bir kitleselleşmeyi gerektirmesidir ki, bu ince strateji, iletişim aygıtları ve rafine yöntemlerle yapılmaktadır. Modernite bunu fiziki baskılarla yapıyordu, postmodernlik ise yeni kültür yaratarak yapmaktadır. Fakat bu kültür giderek tabiatı görünmek kılacak şekilde bastırmaktadır.