İnsanoğlunun kâinat üzerindeki en çetin ve en şerefli imtihanı, hiç şüphesiz kendisine teslim edilen emaneti tahrif etmeden, kirletmeden ve özünü bozmadan koruyabilme imtihanıdır. Yaşadığımız çağ, sürekli bir "değişim" ve "dönüşüm" masalıyla önümüze konulan her şeyi başkalaştırmaya, rengini soldurmaya ve kökünden koparmaya ayarlanmış gibidir. Oysa hak davası katında mukaddes olan; rüzgâra göre yön değiştirmek değil, fırtınanın ortasında bile köklerine sıkı sıkıya sarılabilmektir.

Bir sanat eserine, bir besteye ya da asırlardır süregelen bir geleneksel lezzete sadık kalmak basit bir gelenekçilik yahut yeniliğe kapalılık değildir. Orijinalden şaşmamak; o esere ruhunu, niyetini ve alnının terini katan ustanın hakkını teslim etmektir. Bir besteye sonradan eklenen rastgele bir nota nasıl ki o musikinin dengesini altüst ederse; bir geleneğe keyfi olarak müdahale etmek de o geleneğin omurgasını kırar. Aslını muhafaza etmek, o yüzden sadece bir tercih değil, fıtrata ve hakikate duyulan derin bir saygının, bir sadakatin tezahürüdür.

Bu sarsılmaz prensip; mesele imana, Kur'an'a ve manevi hizmetlere geldiğinde artık bir estetik meselesi olmaktan çıkıp doğrudan bir meslek ve meşrep namusuna dönüşür. Risale-i Nur hizmetinin ilk gününden itibaren Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin ve o kutlu hizmetin birinci safında saf tutan fedakâr ağabeylerin ortaya koyduğu çizgi, bize bu hakikatin en canlı misalini sunar. Onların adımlarında gördüğümüz şey; zamanın cazibeli rüzgârlarına, çağın şirin görünen modalarına ve kişisel heveslere prim vermeyen çelikten bir sadakattir.

Sırr-ı ihlas, hizmette asli usulden kıl payı sapmamayı gerektirir. Çünki usul değiştiğinde, zamanla maksat da değişmeye başlar. Risale-i Nur'un kendi öz kaynaklığını, safiyetini ve duruluğunu muhafaza etmek; İhlas, Uhuvvet risalelerindeki ölçülere harfiyen riayet etmekle mümkündür. Ortak bir ölçünün, sarsılmaz bir mihenk taşının bulunmadığı yerde "benim fikrim" ve "senin yöntemin" tartışmaları baş gösterir ki bu durum manevi tesanüdü zedeler, kardeşlik bağlarını zayıflatır. Oysa Üstad’ın ve ilk safın metoduna sadık kalmak, şahs-ı manevinin çimentosunu sağlamlaştırır; o kutlu çeşmenin feyzini ilk günkü berraklığıyla geleceğe taşır.

Kökü derinlerde olmayan ağaçlar ilk şiddetli rüzgârda devrilmeye mahkûmdur. Bize düşen; taklit ve yozlaşma fırtınalarının esip gürlediği şu ahirzamanda, meşrebimizin ve davamızın orijinalliğine sahip çıkmak, sadakat sancağını lekelemeden burçlara dikmektir.

Unutmamak gerekir ki; her şeyin sahtesinin ve taklidinin piyasayı kapladığı bir dünyada, aslını muhafaza etmek en büyük asalettir.

Son söz:

Niyeti halis olan, gayesi sadece ve sadece hakikate hizmet etmek olan insan; zaten o hizmetin aslına ve ruhuna gözü gibi bakar, ona gölge düşürmekten sakınır. Sadakat, lafta kalan bir temenni değil; fiilde gösterilen bir samimiyet testidir. Nasıl ki Erzurum’un asırlık cağ kebabı veya kadayıf dolması, aradan yıllar ve nesiller geçse de usulü, lezzeti ve yapılış tarzı zerre kadar değiştirilmeden bugünlere taşınıyorsa; bizler de o değişmeyen sadakatin lezzetini arıyoruz. O lezzete küçük bir müdahale edilse, "farklılık olsun" diye aslından sapılsa, ruhundaki o tanıdık ve samimi tat kaybolacak; geriye ne eski keyif kalacak ne de o kadim tatmin. İşte hakiki hizmet de böyledir; orijinaline sadık kalındığı müddetçe bereketini ve feyzini korur. Değişmeyen şeylerin güven veren limanına sığınmak ve o mirasa leke sürdürmemek, bu zamandaki en büyük duruştur.