Türkçe’ye dünyevileşme şeklinde çevrilen sekülerleşme, gerçekte insanın bütün ereğinin ve referansının “dünya” haline geldiği bir durumu tanımlamaktadır. Sekülerleşme bireyselleşme ve modern ulus-devlet ile birlikte modernizmin temel ayaklarından birisidir.

Modernitenin erken zamanlarından itibaren sekülerleşmeye dair teori; din ile modern dünya arasındaki karşıtlıktan yola çıkarak süreç içerisinde insanın bilgisi ve keşfettiği alanlar arttıkça dinin de gerileyeceği ve insanın dine müracaatının azalacağı şeklinde idi. Neredeyse bütün sosyologların (kimisi özellikle temenni ederek) ortak görüşü bu noktaydı. Fakat bugüne kadar gelen süreçte bu anlayışta değişimler oldu. Kabaca sekülerleşme bağlamında üç yaklaşım kendisini göstermekle birlikte ağırlıklı olarak hem sekülerleşme hem de dinselleşmenin birlikte gözlemlendiği “eklektik teori” bu eğilimlerden daha çok tutulan teori.

Başından beri sekülerleşmenin tanımı ile teorilerinin değerlendirilmesinde bir yanılgı olduğunu düşünmekteyim. Esasen sekülerleşme Batı dünyasının Hıristiyanlığın doğuşundan itibaren kendisine özel bazı koşulları dikkate alınmadan üzerinde analiz yapılan bir mesele hüviyetindedir. Tam da bu sebeple sorunu baştan itibaren kısaca ele alarak ilerlemek istiyorum.

Hıristiyanlık Roma’da Hz. İsa (AS) üzerinden insanlara deklare edildi. Bu dinin insanlara beyanında Hz. İsa ve Hıristiyanlığa dair iki temel durum dikkate alınmalıdır. Birincisi, Hz. İsa sürekli takibata uğradığından kendisine inananların sayısı az olduğu kadar kutsal kitabın korunması da sağlıklı olmamıştır. Hz. İsa’dan sonra 325 yılında Hıristiyanlık remi olarak kabul edilene kadar da Hıristiyanlar takibata uğramaya devam etmiştir. Bu durum hıristiyanlığın ilk olarak yerleşim yerlerinin dışında ikamet etmesini birlikte getirmiştir. Bunun somut olarak yansıması manastırların şehrin dışında inşa edilmesidir. Nitekim Trabzon’da bulunan Sümela manastırı bir örnek olarak verilebilir. İkincisi, Roma’da yaşanan hayat bilinmektedir. Özellikle haz üzerine dayanan bu hayattan uzaklaşarak “arınmak” isteyen Hıristiyan mü’minleri de şehrin dışındaki hayata katılmışlardır. (Bkz. Abdurrahman Arslan, “Sekülerizm; Akleden Kalbin Parçalanışı”)

Özelde bu sebeplerle Hıristiyanlık dünyaya sırtını dönük biçimde kurumsallaşmıştır. Bu durum Hıristiyanlığın sosyolojik olarak kurumsallaşırken, Roma’da varolan yapılardan ve yaşadığı serencamdan etkilenerek biçimlenmesini birlikte getirmiştir. Tabii böyle bir değişimin etkili olmasında kutsal kitabın sahih olarak kalmaması ve Hz. İsa’dan kısa süre sonra Aziz Pavlus tarafından yeniden Hıristiyanlığın yeniden içeriklendirilmesini birlikte getirmiştir.

Hıristiyanlık imparator tarafından resmi olarak kabul edilene kadar Hıristiyanlık Roma’nın kurumlarından da mülhem temel bir niteliği içselleştirmiştir; din ve dünya arasındaki ayrışmadır ki, bu çifte hakikat alanını belirten bir düalizme denk gelmektedir. Din ve dünya arasındaki bu ayrışma, sekülerleşme açısından kaydedilmesi gereken bir niteliktir. Sekülerleşme analizlerinin de önemli oranda bu nitelik merkeze alınarak yapılması gerekmektedir.

Hıristiyanlıktaki bu ayrışmanın yansımalarından birisi de Batı düşüncesinde ve Hıristiyanlıkta hem düşünce hem de kurumsal olarak karşılığını bulan dini ve dünyevi otoritelerdir. Batı’da dünyevi otorite olarak krallar ve prensler hüküm sürerken dini otorite de papalık olarak ortaya çıkmıştır. Papa Hıristiyanlıkta dini bir otorite olarak dinde son sözü söylemektedir.

Dini ve dünyevi otoritenin Batı’daki ilişkilerine baktığımızda, Ortaçağ boyunca dini otoritenin dünyevi otoriteye egemenliği söz konusuyken, modern zamanlarda bu otoritelerin birbirinden ayrılması şeklindeki çözümün ortaya çıktığını görmekteyiz. İnşaallah bu konuya devam edeceğiz.