0

Şehirlerin yeşil renkli mezarlıklarını severim. Adeta kayıt defteri, sicil defteri, yekun defteri gibidir kabristanlar…

Doğup büyüdüğüm küçük şehrin tepesindeki kabristana vardım. Yakın zamanlarda iki yakınımızı uğurlamışız öte aleme. Onları ziyaret etmek gerek.

Metropollerde ölümü hissedemezsiniz. Ölüler uzaklara götürülür zira. Ölüleriniz birlikte yaşayamazsınız. Camilerde bir namaz, bir dua, bir helalleşme… Sonra cemaat dağılır genelde. Mevta sadece ailesi ve yakın dostlarıyla çıkar ebedi yolculuğa. Camii avlularındaki kalabalığın az bir kısmı refakat eder merhuma ya da merhumeye… Toprağa verilir, yakarış ve ayrılış… Artık ziyaretler bayramdan bayrama yapılır, uzaktır zira mekanlar. Mezarlıklar şehirlerin en uzak diyarlarına taşınmışlardır.

Anadolu'daki şehirlerde durum farklıdır. Buralarda kentlerle mezarlıklar adeta iç içedir, kabristanlar genelde şehrin yakınlarında hatta yerleşim birimlerinin merkezindedir. Zira mahalleler çoğalmış, semtler artmış ve şehir büyümüştür.

Mezarlığa vardım. Dış kapısında bir muhafız gibi duran türbe: Şeyh Musa… Ve adını verdiği kabristan… Taze mezarların üstü çiçeklerle donatılmış, yeni düzenlenmiş. Yengem ve eniştem ikisi de genç denebilecek bir yaşta sevdiklerine ve dünyaya veda ettiler.

Dualar Yasinler aminler… insan, bu uhrevi mekanda niçin huzura kavuşuyor? Dünya ve ahretin bu sevimli koridoru, bizi niçin korkutmuyor? Aşinası olduğumuz insanların dünya değiştirmesi bizi onlardan nasıl da koparmıyor? Aslında mezarlıklar tefekkür için birebir. İnsan orada bir taşa ilişip de ömrün muhasebesini yaptığında adeta hayatın manasını daha iyi anlıyor, idrak ediyor.

Mezar taşlarına bakıyorum. Eski yeni, süslü sade, heybetli mütevazi, yaşlı genç mezar taşları… Üstlerine kazınan isimler, doğum ve ölüm yılları… Ne kadar çok genç ölüm var dünyada. 6 yaşında, 18 yaşında, 35 yaşında, 50 yaşında, 65, 80 ve 90 yaşlarında son nefeslerini verenler, sevdiklerinden ayrılanlar, "ince uzun" yola koyulanlar.

Küçük şehrin büyük ufuklu insanları mezarlıklarını çok seviyorlar. Camii minarelerinden selalar okunuyor gün boyu ve halk sık sık ziyaret ediyor buraları. Ve neredeyse her mezar başında birileri bekleşiyor. Beyaz tülbendinin ucuyla göz yaşlarını silenler, Kur' an-ı Kerim okuyanlar, adeta ölüsüyle konuşanlar, mevtaya hitap edenler… Hele ellerinde naylon bir ibrikle su taşıyan fukara çocukları. İçleri sızılı yüzleri süzülü çocuk adamlar… "Amca su dökeyim mi, teyze su ister misin?"

Mezarlıklarda insanların kalpleri nasıl da yumuşayıveriyor. Yakınının mezarını ziyaret edenler, yol üzerindeki hemşehrilerine de selam verip Fatihalarını hediye ediyorlar.

Çocukluğumda küçük şehrin mezarlığı da küçücüktü. Çabucak dolanıverirdik çepeçevre. Şimdi çok geniş bir alana yayılı verdi. Yaşlar ilerledi artık kabristanı bir uçtan öte uca dolanmak zor. Çünkü her gün onlarca yeni misafirini burada ağırlıyor hamuşan…

Şehir büyüdü, çarşıları ve sokakları da genişledi. Mezarlığı da artık kocaman. Yorgun şehir, her gün ağırlıklarını atıveriyor kahverengi toprağa.

Ve kabrin öte yakasında ki aşinaların sayısı git gide artıyor. Galiba bize de düşen, o kaçınılmaz kutlu ülkeye her zaman hazırlıklı olmak ve büyük yerden gelecek daveti beklemek.