Çin, kuantum bilgisayarlarını halkın kullanımına açtığını duyururken, biz Silivri'nin o soğuk koridorlarında trajikomik bir diyaloga şahitlik ediyoruz. Ekrem İmamoğlu davasında avukatlar genç hakime "Tensip zaptını yapay zekaya mı yazdırdınız?" diye soruyor; sistemin o yeknesak çarkından geçmiş, devleti temsil eden kürsüdeki isim ise "Ben yapay zekayı kullanmayı bile bilmem" diyerek adeta bu teknolojik yalıtılmışlığı bir savunma zırhı gibi kuşanıyor. Bir yanda sınırları zorlayan evrensel bir tecessüs, diğer yanda tahayyül sınırları mahkeme duvarlarına hapsedilmiş bir itaat pandemisi.

Bizler, dünyayı değiştirecek araçları bile birbirimizi yargılamak için kullanmayı marifet zannettik.

Silivri'deki o gürültülü ve sakil tablonun, iktidarın kusursuz bir mühendisliği olduğunu sananlar da aynı yanılgının kurbanı. Gürültünün olduğu yerde kudret değil, kriz vardır. İktidar aklı, kaosun tetiklediği bir figür yaratmayı değil; çarkların arasında sessizce işleyen, medeniyet değerlerimizle barışık, yeknesak bir uyumu arzular. Fakat yıllarca özenle inşa edilen o "itaat pandemisi" yerleşik alışkanlıklara çarptığında, ortaya çıkan şey sadece koca bir acziyettir.

Oysa tam da bu çoraklığın ortasında, bize asıl hamurumuzun ne olduğunu hatırlatan bir mucize parlıyor. Trabzon'dan çıkıp STEM olimpiyatlarında 100 tam puanla dünya birincisi olan o on yaşındaki Lina Saka… Bu sadece bir çocuğun üstün başarısı değil; fıtratımıza kodlanmış o saf hayret makamının, henüz sistemin merak vergisini ödememiş o lekesiz tecessüsün zaferidir. Bizim görevimiz, o saf dehayı zamanla ezberci bir tornaya sokup, hayatı sadece önüne konan şıkları "deşifre etmeye" indirgeyen bir mekanizmaya kurban etmek değil; o cevheri köklü değerlerimizle harmanlayıp geleceğe taşımaktır. Oysa o cevherin sahibi, Roma'daki dünya finaline gidebilmek için hâlâ maddi destek bekliyor. Sistemin o muhteşem namluya çaktığı ilk çivi, bazen bir bilet parasından başlıyor.

Tıpkı bu gece Rams Park'ta tanıklık ettiğimiz o muazzam irade gibi… Galatasaray'ın Avrupa devlerinden Liverpool'u dize getiren o vakur duruşu, Lina'nın o kirlenmemiş tecessüsünün yeşil sahada on bir yürekte yeniden vücut bulmuş halidir. Sporu dahi kirli hesapların ve karanlık odakların sahasına sürmeye çalışan anlayışa rağmen, sahadaki o ham enerji bize asıl hamurumuzun ne denli güçlü olduğunu bir kez daha hatırlatmıştır.

Neden mi? Askeri tarihte "topları çivilemek" diye amansız bir strateji vardır. Eski savaşlarda, düşman eline geçme riski olan yahut namlusu size dönme ihtimali taşıyan devasa topların ateşleme deliğine demir bir çivi çakılırdı. O muazzam ateş gücü, tek bir çiviyle sağırlaştırılırdı. Bugün asrileşme sancıları içinde bazen biz de bilmeden evlatlarımızın o muazzam zihin namlularına, "hata yapma korkusu" veya "aşırı uyum" çivileri çakıyoruz. Bireyden tahsil edilen bu merak vergisi, nihayetinde toplumun bütününde ağır bir letarjiye, bir zihinsel yorgunluğa sebep oluyor.

Deha fıtrattandır; o fıtratı korumak ise hepimizin asli ödevidir.

Çin kuantumla zamanın sınırlarını aşarken, bizim enerjimizi sadece adliye koridorlarındaki tartışmalara hapsetmemiz, aşmamız gereken bir zihinsel eşiktir. İnsanlık yeni bir evreye geçerken, biz zihnimize çakılan o çiviler yüzünden, kendi kurduğumuz siyasi labirentlerin o derin letarjisinin içinde boğuluyoruz.

Eğitim, hukuk yahut siyaset… Bu mekanizmalar bizi sadece geçmişin kalıplarına çivilememeli; aksine içimizdeki o kurucu ateşi harlamalıdır. Çözüm, sadece pasif birer dişli olmakta değil; zihnimize vurulan o görünmez prangaları söküp atarak, on yaşındaki bir çocuğun o kirlenmemiş cüretiyle yeniden hakikate bakabilmektedir. Bu yüzden bugün, seni tek tipleştirmeye çalışan her türlü anlayışa karşı fıtratındaki o kutsal ateşi, yani en saf haliyle merakını geri iste.

Zira bu zihinsel uyuşukluğun tek panzehiri, namlusu hakikate ve hür tefekküre dönmüş bir tecessüstür.