Karadeniz’in hırçın dalgalarına bakıp da karşı kıyıyı düşündünüz mü hiç? O soğuk suyun öteki tarafında, bizimle aynı denize uyanan ama sabahları kuş seslerinden çok siren sesleriyle irkilen bir coğrafya var. Dört yıldır süren o gürültünün arasında, bugünlerde garip bir hareketlilik hâkim.
Başlıkları takip ediyorsanız fark etmişsinizdir; sanki her şey aynı anda oluyor. Bir yanda barış masaları kuruluyor, bir yanda yaptırımlar yenileniyor. Tıpkı mevsim rüzgârları gibi; bazen dondurucu bir soğuk taşıyor, bazen de umut vadeden ılık bir hava estiriyorlar diplomasi koridorlarında.
Ama tüm bu karmaşanın üzerinde asılı kalan tek bir soru var. Sadece Ukrayna’nın değil, aslında huzuru arayan herkesin sorduğu o kadim soru: Silahlar sustuğunda, gerçek güvenliği kim sağlayacak?
Bu hafta kuzey komşumuzda yaşananlar, sadece bir dış politika haberi değil; güvenin ne kadar zor inşa edildiğinin canlı bir kanıtı. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin son açıklamalarına dikkat ettiniz mi? Barış anlaşması için İngiliz ve Fransız askerlerinin sahada olmasını, "gönüllüler koalisyonu"nun fiziksel varlığını şart koşuyor.
Bu talep, politik bir manevradan ibaret değil. Bu, sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yemesidir.
Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi: Kâğıt üzerinde mükemmel görünen anlaşmalar, sahada caydırıcı bir güç olmadığında rüzgârda savrulup gidiyor. Kiev yönetimi artık "izleme heyetleri" veya soyut vaatler istemiyor. "Görüldü"atılıp geçilen mesajlar gibi olsun istemiyorlar bu sefer barışı.
Somut, elle tutulur, caydırıcı bir garanti arıyorlar.
Elbette bu işin görünen yüzü. Perde arkasında ise parlamentoların onayı, bürokrasinin hantallığı ve liderlerin istekliliği arasında gidip gelen o ince diplomasi trafiği var.
Mesele sadece kuzeyimizle de sınırlı değil. Bakın, harita üzerinde parmağınızı kaydırıp Venezuela’ya kadar gidin. Okyanus ötesindeki bir gelişme, Karadeniz’in güvenliğini nasıl etkiler?
Etkiliyor.
Venezuela’daki siyasi değişimler, Rusya’nın küresel satranç tahtasındaki hamlelerini kısıtlıyor. Dünyanın bir ucundaki petrol üretimi veya diplomatik bir kayıp, dönüp dolaşıp bizim coğrafyamızdaki barış masasının ayağını kısaltabiliyor veya uzatabiliyor. Ekonomi, enerji ve güvenlik... Hepsi birbirine görünmez iplerle bağlı. Bir kelebek Venezuela’da kanat çırpıyor, kuzeyimizde fırtına dinme ihtimali beliriyor.
Ancak diplomasi koridorlarında takımlar giyilip, dosyalar açılırken sahadaki gerçeklik değişmiyor. Harkiv’de hâlâ binalar yıkılıyor. Siviller hâlâ endişeli. İnsansız hava araçları hâlâ gökyüzünde o tedirgin edici vızıltılarıyla dolaşıyor. İstihbarat raporları, provokasyonlara karşı uyarıyor.
Gerçek şu ki; barışı konuşmak kolay, onu tesis etmek ve korumak zor.
Biz, bu coğrafyanın insanları olarak şunu çok iyi biliyoruz: Barış, sadece silahların susması değildir. Barış, bir annenin çocuğunu okula gönderirken yüreğinin ferah olmasıdır. Barış, sabah uyanıldığında gökyüzüne korkuyla değil, umutla bakabilmektir.
Önümüzdeki birkaç hafta kritik. Belki ocak ayı bitmeden liderler bir zirvede buluşacak. Belki de masadaki o eksik "%10'luk kısım" tamamlanacak.
Ama ne olursa olsun, temennimiz bellidir:
Kuzeyden esen rüzgârın artık barut kokusu değil, sadece denizin ve huzurun kokusunu taşıması. Sadece "ateşkes" değil, kalıcı ve onurlu bir sessizliğin; o yapıcı sükûnetin sağlanması.
Çünkü komşunun evi yanarken, kimse kendi evinde huzurla uyuyamaz. Bekleyip göreceğiz; dünya bu sınavı verebilecek mi? Yoksa her şey yine kâğıt üzerinde mi kalacak?