İnsanın en ağır yükü, omuzlarında taşıdığı taşlar değil, zihninde durmaksızın çevirdiği tekerleklerin tortusudur. Bir şeyleri sürekli bir yere oturtma, adlandırma ve etiketleme gayreti, ruhun kendi yatağından taşarak kurumasına neden olur. Oysa toprak, yağmuru kabul ederken neden yağdığını sormaz. Sadece içine çeker, demlenir ve filize durur. Bizler ise tabiatın o ağırbaşlı kanunundan koptuğumuz günden beri, durmadan sorular üreterek kendimizi asıl varoluşun uzağına fırlatıyoruz.
En büyük felaketimiz, basit ve görkemli olanı, kelimelerin dar dehlizlerinde boğarak tanınmaz hale getirmemizdir.
Bir boşluk korkusu sarıyor dört bir yanı. Nereye varacağını bilmediğimiz o ilk adımdan, sonucunu kestiremediğimiz karşılaşmalardan kaçmak için, geleceğe asılsız kancalar atıyoruz. "Bu yaşadığımın bir bedeli olmalı," diyoruz. "Bu çilenin bir mükafatı olmalı." Oysa zihnin ürettiği bu izahat çırpınışları, gerçeğin kendisiyle yüzleşmemek için ördüğümüz kalın duvarlardan başka bir şey değildir.
Eskilerin ferasetiyle isimlendirdiği bir hal vardır: İstiska.
Düşünce dünyamızda çok nadir anılan bu kavram, bedenin suyu ememediği, içtikçe daha çok susadığı, susadıkça daha çok içtiği o amansız hastalığı tarif eder. İşte insanın her şeye bir izah getirme çırpınışı da tam olarak böyle bir istiska illetidir. Anlamı deştikçe boşluk büyür, boşluk büyüdükçe yeni sorular peydahlanır. Zihin tatmin olmaz, obur bir ateş gibi önüne katılan her anı, her saniyeyi yutar ve geriye sadece yorgun bir kül yığını bırakır.
Şimdi bir anlığına zamanın çeperi çatlasın. Bulunduğunuz odanın köşesine sinen loşluk teninize dokunsun. Ahşap bir masanın damarlarında gezinen parmak uçlarınız, asırlar öncesinin bir taş ustasının nabzıyla aynı ritimde atmaya başlasın. Eşya, insana ait o telaşlı ruhu üzerinden silkip atsın ve kendi dilsiz sessizliğiyle nefes alsın. O eşikte, sükûnetin dokunulabilir, ıslak bir toprak gibi koktuğunu hissedersiniz. Kelimelerin hiçbir hükmü yoktur orada. Asıl trajedi, o dilsiz ağırlığın karşısında kendi zihnimizin ürettiği gürültüyle sağırlaşmamızdır.
Sürekli konuşan, durmadan eşeleyen bir zihin hakikati bulamaz. Sözün hacmi ne kadar genişlerse özgül ağırlığı o kadar sıfıra yaklaşır. Evhamın ve kuruntunun yayılma hızı ne kadar yüksek olursa olsun, zamanın süzgecinde sönümlenmeye mahkûmdur. Asıl kalıcı olan, hakikatin o dilsiz ve ağır kütlesidir.
Sessizlik güçtür. Zihnini dış dünyanın uğultusuna ve izahat zorunluluğuna kapatamayanlar, kendi içlerindeki uçurumda ufalanırlar.
İşte tam da bu yüzden, kalemimi kalabalıkların uğultusuna veya niceliğin kibrine değil, hakikatin o ağır ve sessiz kütlesine yaslıyorum. Yeryüzünde bu satırları yalnızca tek bir nefesin, tek bir mutlak idrakin okuyacağını bilsem dahi, kelimeleri toprağa ekmekten bir an olsun geri durmayacağım. Zira asıl mesele, kaç gözün size baktığı değil, o tek bir vicdanda nasıl sarsılmaz bir kök saldığınızdır.
Sorgulayan zihin: "Bütün bu yaşananların, bu savrulmaların mutlak bir sebebi izah edilmeli" dedi. Kökü toprağa tutunan ağaç ise aynı saniyelerde sessizce bir nar çiçeği döktü.
İnsanın asıl hürriyeti, her şeye bir cevap bulmak zorunda olmadığını idrak ettiği o ilk, derin nefeste gizlidir. Yüzyıllara sari tabiatın şaşmaz dengesi dururken; anlık hezeyanların rüzgârına kapılıp her gölgenin altında bir mana aramak, yaşamın o görkemli bütünlüğüne yapılmış en büyük haksızlıktır. Cevapsızlığı bir kayıp değil, varlığın kendi sesi olarak kabul etmek varken, her suali zorla kapatmaya ne gerek var?
Olduğumuz yer, tam da olmamız gereken yerdir. Fazlası değil.