Allah'ı zikretmenin uhrevî faydası elbette malumdur. Fakat tarikatların günümüzde dünya hayatına bakan yönünü, yani insanın günlük hayatına kazandırdığı huzur, ahlâk ve kulluk şuurunu ele almak istiyorum. Âhirette mensuplarının ne tür mükâfatlara kavuşacağını ise biz bilemeyiz.

İnsan, hayatın zorluklarından ve günden güne artan sıkıntılardan kaçıp huzur bulacağı bir yer arıyor. Düşünün ki sabahtan akşama kadar çalışan bir insan, yoğun bir stres yaşıyor. Akşam işten çıktıktan sonra güzel bir mecliste toplanıp Allah'ı tesbih etmeleri, zikretmeleri ve kalplerini zikirle çalıştırmaları ne kadar muhteşemdir!

Şimdi aynı kardeşimiz işinden çıktıktan sonra böyle bir meclise gitmeyip bir kahvehanede veya başka mekânlarda vakit geçirse, gün boyu yaşadığı sıkıntı yetmezmiş gibi bir de oranın gürültüsünü çekecek. Belki de dinlenemeden, üstelik âhiretine zarar verecek şeylere bulaşarak evine dönecektir.

Hâlbuki tarikatta zikir ve sohbet meclisinde bulunup hocasından güzel sözler dinlemek, ardından zikirle kalbini çalıştırmak hor görülecek değil, bilakis takdir edilecek bir hâdisedir.

Çünkü tarikatın asıl meselesi sadece dilin “Allah” demesi değildir; o zikrin kalbe, kalbin de hayata tesir etmesidir. Kalbine Allah'ı yerleştirmeye çalışan insanın davranışları da zamanla değişir. Nefsini terbiye etmeye, haramdan sakınmaya, helâl rızık kazanmaya, güzel ahlâklı olmaya çalışır.

Kalbini zikirle çalıştıran bir ehli-i iman; namazına gösterdiği hassasiyetle, rızkının helâl olmasına verdiği önemle hem evinde çoluk çocuğuna daha huzurlu bir ortam sunar hem de işini daha dikkatli yapar.

Kimisi üniversite bahçesinde otla, tırmıkla uğraşır; kimisi terzilik yapar, kimisi ekmek pişirir. Aralarında doktorlar, mühendisler ve daha nice meslek sahipleri vardır. Eğer iman ve zikir onların hayatına gerçekten tesir etmişse, yaptıkları işi de farklı yapmaya çalışırlar.

Doktor hastasına sadece bir müşteri gibi bakmaz; terzi diktiği elbiseyi, fırıncı yaptığı ekmeği, mühendis yaptığı işi bir emanet şuuru içinde ele alır. Çünkü bilir ki işini güzel yapmak da kulluğunun bir parçasıdır.

Elbette istisnalar vardır. Yanlış yapanlar da olabilir. Biz istisnalara değil, meselenin aslına ve geneline bakıyoruz. Nitekim Mektubat'tan aldığımız ilhamla söyleyecek olursak; bazı kimselerin tarikat içinde yaptığı yanlışlıklar, bu büyük hakikati ve manevî hazineyi bütünüyle reddetmeye sebep olmamalıdır. Ehil olmayanların bir işe girmesiyle ortaya çıkan sû-i istimâlât, o işin özündeki hayrı ortadan kaldırmaz. Ölçü, kusura değil; hayır ve şerrin, hasenât ve seyyiâtın muvazenesine bakmaktır. Çünkü bazen bir tek hasene, bin seyyiâta tereccuh edebilir.

Dolayısıyla zikir meclislerinde bulunan kardeşlerimize “Allah razı olsun” diyoruz. Belki onların ihlâsla yaptıkları zikir ve dualar, bilmediğimiz nice musibetlerin def'ine vesile olmaktadır. En azından şu kesindir ki onlar, o saatlerde nefislerini birçok kötülükten muhafaza etmektedirler.

Bir husus daha var:

Bir orduda bir sınıf eksik olsa sıkıntı yaşanır. Havacısı, karacısı vardır ama denizcisi veya istihkâmcısı yok ise büyük noksanlık olur. O sınıflardan birini çekip aldığınız zaman ordunun çarklarından biri eksik kalır.

İşte Müslümanlar da bir ordu gibidir. İçlerinde ilimle meşgul olanı, hizmet edenı, tefekkür edeni, infak edeni ve Allah'ı zikredeni vardır. Zikir ehli de bu büyük ordunun bir sınıfıdır. Onları küçümsemek, ordunun bir sınıfını küçümsemek olur.

Belki bir insan sabaha kadar namaz kılar, ibadet eder fakat yakalayamadığı o “eşref saati”, bir başka kardeşimizin ihlâslı duasına ve zikrine denk gelmiştir. Onun duasından namaz kılan da, tefekkür eden de, kitap okuyan da istifade eder. Zira kullukta herkesin vazifesi ve nasibi farklı olabilir.

Bizim vazifemiz birbirimizin hizmetini küçümsemek değil, tamamlamaktır. Ehl-i Sünnet dairesi geniştir; bu daire içinde farklı meşrep ve hizmetler bulunabilir. Mühim olan, Kur'an ve Sünnet çizgisinden ayrılmadan Allah'ın rızasını aramaktır.

Belki de tarikat ve zikir meclislerinin dünya hayatına bakan en büyük faydalarından biri, insana yalnız olmadığını hissettirmesidir. Hayatın dağdağası, geçim sıkıntısı, hastalık, ihtiyarlık ve musibetler insanı zaman zaman yalnızlığa iter. İşte zikir, kalbi yeniden çalıştırır. İnsan “Allah!” diyerek Rabbine yönelir ve kâinatı sahipsiz ve yabancı görmekten kurtulur. Çünkü bilir ki Rabbi olan Allah'ın hadsiz kulları vardır; o, hakikî mânâda yalnız değildir.

Demek zikir, sadece dilin tekrar ettiği kelimelerden ibaret değildir. Kalbi işletir, ruhu hareketlendirir, insana teselli ve ünsiyet verir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, zikrin “yalnız şu dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye ait cüz'î bir fâidesi” bile insana hayatın mânâsını kavratacak bir teselli verir. Öyleyse kalbi Allah'ın zikriyle meşgul eden meclisleri küçümsemek değil, onların insana, aileye ve topluma kazandırdığı huzuru görmek gerekir.

Yüce Rabbim, Ehl-i Sünnet çizgisinde, başta Kendisinin sonra da Efendimizin (s.a.v.) razı olacağı şekilde hizmet eden bütün cemaat ve kardeşlerimizden razı olsun.

Rabbim birbirimizi aşk ile, şevk ile sevmemizi; birbirimizin hizmetlerini alkışlamamızı nasip etsin. Zikreden kardeşlerimizin sayısını artırsın; memleketimizden ve İslâm âleminden eksik etmesin.

Son sözü Bediüzzaman'a bırakalım:

“Tarîkatın gaye-i maksadı, mârifet ve inkişaf-ı hakàik-ı îmâniye olarak, mi'râc-ı Ahmedî'nin gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u rûhânî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şühûdî hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyeye mazhariyet; ‘tarîkat’, ‘tasavvuf’ nâmıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.”

Mektubat / Risale-i Nur