Nüfus planlamasından nüfus krizine
Türkiye'nin nüfus politikası Cumhuriyet tarihi boyunca birkaç kez yön değiştirdi. Cumhuriyet'in kuruluşundan 1960'ların ortalarına kadar temel yaklaşım, nüfusu artırmak ve genç bir toplum oluşturmak üzerine kuruluydu. Ancak 1960'lı yıllarla birlikte bu anlayış önemli ölçüde değişti. Nüfus artışının ekonomik kalkınmayı yavaşlattığı düşüncesi güç kazandı; aile planlaması ve doğum kontrolü devlet politikalarının bir parçası hâline geldi.
Bu dönüşüm yalnızca Türkiye'nin kendi iç dinamikleriyle açıklanabilecek bir süreç değildi. Aynı yıllarda ABD hükümeti, Birleşmiş Milletler sistemi, Rockefeller ve Ford gibi büyük vakıflar ile Population Council ve benzeri uluslararası kuruluşlar, gelişmekte olan ülkelerde doğurganlığın azaltılması ve aile planlamasının yaygınlaştırılması konusunda yoğun çalışmalar yürütüyordu. Başta TÜSİAD şirketleri olmak üzere birçok masonik loca ve mahfilleri de unutmamak gerekir. Sonuç olarak Türkiye de bu küresel nüfusa kıyım alanlarından biri oldu.
Bugün ise ortaya tamamen farklı bir tablo çıkmıştır. Türkiye'nin toplam doğurganlık hızı 2024'te 1,48'e kadar gerilemiştir. Bağımsız kaynaklar bunu 1,1’e kadar indirmektedirler. Hâlbuki bir milletin varlığını stabil bir şekilde devam ettirebilmesi için bu oranın 2,1 veya 2,3 olması gerekmektedir. Böylece geçmişte nüfusu azaltmak amacıyla geliştirilen politikaların yerini, günümüzde doğurganlığı yeniden yükseltmeye yönelik politikalar almaya başlamıştır ama “ba’de harâbi Basra…” Bu tarihsel dönüşüm, şu soruyu gündeme getirmektedir:
Türkiye'nin nüfus politikası nasıl ve neden değişti?
Cumhuriyetin ilk döneminde hedef: Daha fazla nüfus… Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye'nin nüfusu savaşlar, salgınlar, yüksek ölüm oranları ve uzun yıllar devam eden askerî çatışmalar nedeniyle ciddi biçimde azalmıştı. 1927 nüfus sayımında ülke nüfusu yaklaşık 13,6 milyon olarak tespit edilmişti. Bu şartlar altında nüfusun artırılması devlet açısından ekonomik, askerî ve toplumsal bir gereklilik ve bir beka meselesiydi.
1923–1960'ların ortalarına kadar uygulanan politikalar genel olarak pronatalist, yani nüfus artışını teşvik edici nitelikteydi. 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu da bu anlayışın önemli hukuki belgelerinden biriydi. Dönemin politikalarında doğumların teşvik edilmesi, anne ve çocuk sağlığının korunması ve nüfusun artırılması öne çıkıyordu. Dolayısıyla Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki Türkiye için nüfusun fazla olduğu düşüncesinden söz etmek mümkün değildir. Tam tersine temel kaygı, azalan nüfusun yeniden güçlendirilmesiydi.
1950'lerden sonra tablo değişmeye başladı
1950'lerden itibaren sağlık hizmetlerinin gelişmesi, ölüm oranlarının azalması ve yüksek doğurganlığın devam etmesi Türkiye'nin nüfus artış hızını gereken seviyeye yükseltti. Nüfus 1950'de yaklaşık 21 milyona, 1965'te ise yaklaşık 31–32 milyona ulaşmıştı. 1970'te 35,5 milyon seviyesine çıktı. Bu hızlı artış, özellikle kalkınma politikaları açısından yeni bir tartışma başlattı.
Nüfus artışının kişi başına düşen millî geliri düşürdüğü, sınırlı kaynakların üretken yatırımlar yerine eğitim, sağlık, konut ve diğer demografik ihtiyaçlara ayrılmasına yol açtığı ve ekonomik kalkınmayı zorlaştırdığı görüşü giderek daha fazla savunulmaya başladı. Ama vatansever her aklıselim bilir ki, asıl mesele; Türkiye’nin Marshall Planı ve Full Bridge gibi sinsi planlarla Haçlı-Siyonist çetelerin kontrolüne girmiş olmasıydı.
1963'te hazırlanan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı da nüfus artışını ekonomik kalkınma açısından ele alan yeni yaklaşımın önemli belgelerinden biri oldu. Böylece Türkiye'nin nüfus politikası yavaş yavaş yön değiştirmeye başladı.
Dış aktörler devreye giriyor
Türkiye'deki bu dönüşümün önemli bir başka boyutu ise aynı dönemde uluslararası düzeyde yaşanan gelişmelerdi. 1950'lerden itibaren ABD'de ve Batı dünyasında dünya nüfusunun artışı ciddi bir problem olarak gösterilmeye başlanmıştı. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin nüfus artışı; gıda, doğal kaynaklar, ekonomik kalkınma, işsizlik ve siyasi istikrar gibi başlıklarla birlikte değerlendiriliyordu. Bir yandan lüks, israf, konfor ve savurganlık özendirilip kanaatkârlık unutturuluyor, diğer yandan suç; sosyal değişim ve ahlaki yozlaşmaya değil, nüfus çokluğuna yükleniyordu.
Bu anlayış doğrultusunda Rockefeller çevreleri, Ford Foundation, Population Council, ABD hükümeti ve daha sonra USAID gibi nice aktörler dünya genelinde aileye dinamit uygulamalar ve nüfus kıyımı uygulamalarına önemli kaynaklar aktardı.
Bu kuruluşların tamamını tek bir merkezden yönetilen gizli bir örgüt gibi değerlendirmek için yeterli kanıt bulunmamakla birlikte, kareler yan yana konulduğunda bu ihtimal oldukça güçlenmektedir. Sonuçta bunların aralarında nüfus artışının azaltılmasını ve aile planlamasının yaygınlaştırılmasını hedefleyen ortak bir politika alanının oluştuğu tarihsel belgelerden görülebilmektedir. Aslında “Cefry Epstein adası” bunların kimliklerini, karakterlerini ve ne denli insanlık ve insani değerler düşmanı olduklarını net olarak açıklamaktadır. Subhaneke... Bi-hamdike... Esteğfiruke...