Duyar duymaz insanda olumsuz duygular uyandıran bu kelime pek sevimli değildir. Elbette gerçek anlamında yatan olmamışlık, mecazî anlamında da yine kendini gösterir. Pişmemiş, az pişmiş gibi gerçek anlamları yanında asıl bizi ilgilendiren bu kelimenin mecazî anlamıdır.
Çiğ kelimesi, bir yiyeceğin kıvamı, pişirilmesi, tadı, lezzeti gibi anlamları karşılamak için kullanıldığında bile insanın içinde olumsuz duygular uyandırır. Biz iyisi mi çiğ kelimesinin insanlık tarihi boyunca karşıladığı mecazî anlamlara bakalım.
Kâinatta her varlık bir olgunlaşma sürecine tâbidir. Bilhassa insanın olgunlaşma süreci tüm kutsal kitapların ve mesajların konusu olmuştur. İnsan biraz da olgunlaşmak için gelmiştir bu dünyaya, çiğdir yani.
İşte insanın olgunlaşması için yani bu çiğlikten kurtulması için girdiği yol, tutunduğu değerler, edindiği rehber, inandığı ne varsa hep tartışılmıştır.
İnsanın maddî varlığı kadar onun içine yerleştirilen manevî varlığının da olma sürecinden etkilendiğini kabul ediyoruz.
Hazreti Âdem’in çocuklarıyla başlayan, daha doğrusu Hazreti Âdem’in cennetteyken kaybettiği imtihanla başlayan “olma” süreci bugün de devam etmektedir. İşte insan bu olma sürecini tamamlamak için bu dünya serüveninde rol alır.
Ne yazık ki insan çoğu kez kaybeder. Hatalar, pişmanlıklar, tövbeler ile yeniden başlar. Bir daha içinde taşıdığı bu çiğliği oldurmak, öldürmek ister.
Ancak insanın zihnini, aklını, duygularını, kalbini, ruhunu bu olma sürecinden uzaklaştırmak isteyen nefs-i emmâre vardır. “Bu nefsin var yedi bâbı, üçünde hiç de eğlenme/Sakın emmârede levvâmede hiç durma dinlenme” diyen Kenan Rifâî’nin öğüdüne kulak vermek gerek.
İşte insanın bu çiğlikten, hamlıktan kurtulup olgunlaşması, mecazî olarak söylenecek olursa pişmesi için bir tâlime, terbiyeye ihtiyacı vardır.
Hazreti Mevlana’nın özetlediği “Hamdım, piştim, yandım.” sözünde olduğu gibi insanın bu çileye razı olması gerekir.
Pişmek ve yanmak…
Her nefsin katlanacağı, sabredeceği, başaracağı bir sınav değildir. Bunun için insanın önüne konulan yollar ve tercihler vardır. İnsan kendisine rahatlık sağlayacak, keyif verecek yolları tercih eder; cenneti bu dünyada görmek ve yaşamak ister.
Meyveyi çağla iken yemek… Hatta tomurcuk bile olmadan çiçeği koparmak…
Nedir bu hâl? İnsanın kendisine yenilişidir.
Yenilmek veya yanmak, işte iki tercih.
İnsan kısa mutluluklara rıza göstererek yanmaktan kaçıp, olmaktan kaçıp, yenilme yolunu tutarak varması gereken asıl evinin yolunu şaşırmıştır, şaşırmaya da devam etmektedir.
Çiğlik, evin yolunu bulamamaktır. Evini bulamayan insan, gideceği yeri bilemez. Kendisinden beklenen asil duruşu sergileyemez. Kendisindeki sermayeyi, serveti, cevheri bilemez. Tüm bu verilen emanetleri çarçur eder.
Gayesine uygun harcanmayan servet heba olur. Ömür de böyle böyle heba olur.
İnsan ömrü boyunca yerini bulamamışsa muhatabını da bulamamış demektir. Ne kötü bir hâldir muhatapsızlık. Ne acınacak bir durumdur insanın kendi değerini bilememesi.
Sözü muhatap alınmayan, dinlenilmeyen bir insan zavallıdır, acınası bir varlıktır.
Oysa bu çiğlikten kurtulmuş olsaydı farkına varacaktı.
Belki de hayatın özü farkına varmak.
Fark eden insan eksiğini bilir, olmayan yanlarını görür. Boş sözlerden, hafif davranışlardan kaçınır. Oturmasını, kalkmasını, giyinmesini, yemesini, içmesini, nerede ne, nasıl davranılacaksa öyle davranmasını bilir.
Bunu bilen insan olgun insandır. Zerrede başlayan bu süreçte insan-ı kâmil dediğimiz nihâî noktaya varan insan, kendisini de bilir, muhatabını da bilir, sözünü de bilir, emaneti de bilir, vefayı da bilir, sevmeyi de bilir.
Çiğ kalmak öyle bir tatsızlıktır ki öyle bir olmamışlık hâlidir ki onu hiçbir yer kabul etmez, hiçbir mide sindiremez, hiçbir göz sevmez, hiçbir kalp içine almaz.
“Yetmiş yıl kürede piştik / Dahi çiğsin can dediler.” diyordu Pir Sultan Abdal.
İşte mesele budur. Kolay değildir olmak.
Çiğ kalmak, yatağını bulamayan suyun buharlaşıp yok olması gibidir. Çiğ kalan insan da böylece yok olur.
Olmak, bu çiğlikten kurtulmaktır.
Çünkü insan önce olur, sonra ölür.