Ölüm hayatı inceltiyor. Geride kalan her şeyin ölmesi geriye kalanların da ölecek olması varlığa hafiflik ekliyor. Bütün hatırlamalar ölümle ilgili, bütün nostaljilerin sebebi ölüm. Geride kalana yapılan övgüler, geride kalanın artık olmayacak olmasından kaynaklanıyor. Zihnimizde taşıdığımız tasarruflar, derimizin altında dolaşan cümleler hep bir zamanlar var olan ama artık olmayan, olmayacak olanla kurduğumuz bir temas. Cümleler kurulmaya devam eder. Ölmüş olanla ölecek olanın diyalogu hiç bitmez. Keşkeler uzar gider bu süreçte. Keşke şunu yapsaydım, keşke bunu yapsaydım, keşke böyle davransaydım belki daha farklı olurdu her şey. Hayır, hiçbir şeyin farklı olacağı yok. Filmi başa alsak, oradan yeniden ilerlesek aynı yerde, aynı eyleyiş gerçekleşir, aynı cümleler söylenir. Bugünkü kafayla o güne bakmak sorun yaratıyor. O günkü kafanın ürettiği o ve bunun dışına çıkılamaz. Olmuş olanın dışına çıkılamaz. Hiç kimse kendi bilincini dışına, hiçbir gövde kendi derisinin dışına, hiçbir insan kendi kaderinin dışına çıkamaz. Bu yüzden, burada yapılacak şey açıktır: Ölüme rıza göstermek…
Ölüm Allah’a karşı itaati hatırlattığı için ruhu inceltir, hayatı çok daha anlamlı hale getirir. Her ölüm kula kulluğunu yeniden dayatarak kaba bakışları zihinden uzaklaştırır. Kesitler öne çıkar böylece. İnsan ölür. Dal kırılır. Ağaç kurur. Yağmur yağmaz olur ama hayat devam eder. Çam ağacının yaprakları gibi… Her gün, her saniye bazılarımız gövdemizin dibine düşer, toprağa karışırız. Diğer bazılarımız dalların uçlarında yeşerir, yolculuğa başlarız. Kimi yarı yolda kalan, kimi artık bitsin dendiği halde uzayan hayatlarımız var. Öyle ya da böyle biten, bitecek olan… Öyle ya da böyle buraya, bu siyah taşa pamuk ipliğiyle bağlı. Ve inceliği, zarafeti yaratan tam da budur. Ölüm olmasa kaba saba hayatlarımız olurdu. Ne inanç ne ahlak ne estetik ne de bir gün mutlaka biteceği düşüncesiyle zamana yapılan vurgu… Hiçbiri olmazdı bunların. Ve böylece, bundan dolayı hayatı ölüm kuruyor. Ölüm hayattan önce geliyor. İyi ki öyle… Dünyanın etrafını atmosfer gibi ölümün kuşatıcılığı çevirmese hayatın ne kıymeti olacaktı ki? Bir gün biteceğine olan inançla yaşamasak hangimiz taşı taşın üstüne koyabilirdi ki?
Çömlek, toprağın öldüğü yerde biçimleniyor. Mimarlar taşı dönüştürerek eser üretiyor. Müzik, sesin sustuğu yerde başlıyor. Her şiir, her hikaye hayatın ölüsü olan cümlelere dokunarak onları yeniden hayatla buluşturuyor. Ölüm yoksa hayat yok. Ölümü reddetmek hayatı da reddetmek demek bu yüzden ve bu yüzden ne kadar keder içerirse içersin ölümü kutsamalıdır. Hangi rüya gözü açık görülebilir ki? Ve elbette bütün güzel rüyalar derin uykuların eseridir. Gündelik hayatı öldüren, yerine koskoca bir hiçlik ekleyen derin uykular… Ölüm böylesi olmalı. Gündelik hayattan derin uykulara, oradan güzel rüyalara geçiş…
Yüz yıl sonrasından bugüne bakıldığında bütün bu insanlar ölmüş olacak. Ölülerini gömenler de onlara ağlayanlar da artık bir daha gelmemek üzere gitmiş olacak. Filmin sonunda hiç kimse sağ kalmayacak. Öyle bir senaryo bu… İster aktör ister figüran, bu filmin sonundaki herkes ölecek… İşte burada, tam da burada şu soruyu sormalıdır: Kıymet verdiklerimiz, gerçekten kıymet vermemiz gerekenler mi? İhmal ettiklerimiz, gerçekten ihmal edilmesi gerekenler mi? Kaçırdıklarımız, ıskaladıklarımız, önünden geçip gittiklerimiz belki biraz daha yakından bakılmayı hak ediyor. Belki biraz daha yakından bakmalı hayata, değerlere, insanlara. Göz hizasından, severek ve her an gidebileceklerini düşünerek… Değilse, uykulu geçen bir hayatın ne kıymeti olabilir ki? Sonuçta düşüncelerimiz değişiyor ve ölüyor. Duygularımız bir dalda ötekine atlıyor ve ölüyor. Bedenimiz her saniye yenilenirken eski, ölü hücrelerin yerine yenileri geliyor. Aldığımız her nefes, bir öncekini sonsuzcasına geride bırakıyor. Doğduğu andan itibaren, gelişirken bile beden bozulmaya, çürümeye doğru ilerliyor. Belki de bu yüzden, işte bu yüzden şöyle demeli insan: Sonsuz bir sükut olan ölüme selam olsun. Ölümün yumuşattığı sessizliğe, sessizliğe anlam katan ölüme… Filmin sonuna bakın. Başına veya ortasına değil. Biz hepimiz büyük suskunluklarız…