Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, nefsine tabi olmayı özgürlük zannetmesidir. Oysa hakikat bunun tam tersidir. İnsan, içinden geldiği gibi yaşadıkça özgürleştiğini sanır; fakat aslında arzularının, tutkularının ve heveslerinin görünmez zincirleriyle bağlanır. Gerçek özgürlük ise, nefsin boyunduruğundan kurtulup Allah’ın emrine teslim olmaktır.
Bugün “özgürlük” adı altında pazarlanan hayat tarzlarına baktığımızda, ortak bir slogan görürüz: “Kalbin ne diyorsa onu yap.” Bu söz, kulağa hoş gelen bir davettir ama içinde büyük bir sapma barındırır. Çünkü kalp, eğer vahiy ile terbiye edilmemişse, çoğu zaman nefsin sözcüsü olur. Kur’ân bu tehlikeyi şöyle haber verir:
“Eğer hak, onların hevalarına uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunan herkes bozulur giderdi.” (Mü’minûn, 71)
Demek ki ölçü, insanın iç dünyası değil; Allah’ın koyduğu ölçüdür. Çünkü insan değişkendir, arzuları dalgalıdır, tercihleri çoğu zaman menfaatine göre şekillenir. Ama Allah’ın emri sabittir; insanı da toplumu da ayakta tutan yegâne hakikattir.
Kur’ân, hevasını ilah edinen insan tipini ibretlik bir tablo olarak sunar:
“Hevasını ilah edineni gördün mü?” (Câsiye, 23)
Bu ayet, modern insanın portresini adeta asırlar öncesinden çizmiştir. Bugün birçok kişi, farkında olmadan kendi arzularını mutlak doğru kabul ediyor. “Ben böyle hissediyorum” ifadesi, adeta bir ölçü haline gelmiş durumda. Oysa İslam’da ölçü hisler değil, hükümdür; keyfiyet değil, vahiydir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu gerçeği şu çarpıcı ifadeyle ortaya koyar:
“Sizden hiçbiri, benim getirdiğime tabi olmadıkça gerçek iman etmiş olmaz.”
Bu söz, imanın sadece bir duygu değil, bir disiplin olduğunu öğretir. İman; nefsin hoşuna gideni değil, Allah’ın emrettiğini tercih edebilmektir. İşte bu tercih, insanı gerçek anlamda özgürleştirir. Çünkü nefse uymak kolaydır ama köleleştirir; Allah’a uymak zor olabilir ama kurtarır.
Nefis, daima kısa vadeli hazların peşindedir. Sorumluluktan kaçar, sınır tanımak istemez, kendini merkeze koyar. Bu yüzden nefsine tabi olan insan, aslında kendi içinde parçalanır. Bir yanda vicdanın sesi, diğer yanda arzuların baskısı… Bu iç çatışma, modern insanın en derin huzursuzluğunun kaynağıdır.
Oysa Allah’ın emrine teslim olan insan için yol nettir. Kur’ân bu çağrıyı açıkça yapar:
“Rabbinizden size indirilene uyun; O’nu bırakıp başka dostlara uymayın.” (A’râf, 3)
Bugün insanın “dost” sandığı birçok şey, aslında onu hakikatten uzaklaştırıyor: popüler kültür, sosyal medya, moda akımları, çevresel baskılar… Hepsi insana “kendin ol” derken, onu kendinden uzaklaştırıyor. Çünkü insan, nefsine teslim oldukça özünü kaybeder; Rabbine yöneldikçe kendini bulur.
Gerçek özgürlük; sınırsızlık değil, doğru sınırlar içinde yaşamaktır. Çünkü sınır, insanı daraltmaz; korur. Tıpkı bir nehrin yatağı gibi… Nehir, yatağı sayesinde taşmadan akabilir. İnsanın da ilahi sınırlar içinde yaşaması, onu taşkınlıktan ve helakten korur.
Sonuç olarak şunu açıkça ifade etmek gerekir:
Nefse tabi olmak bir özgürlük değil, süslü bir esarettir. Hakiki özgürlük ise Allah’a kul olmaktır. Çünkü insan, ancak Rabbine kul olduğunda başka hiçbir şeye kul olmaz.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Ben gerçekten özgür müyüm, yoksa sadece nefsimin istediği şekilde yaşayan bir esir miyim?
Cevabımız ne olursa olsun, kurtuluşun yolu bellidir: İçimizden geldiği gibi değil, Allah’ın emrettiği gibi yaşamak… Çünkü huzur, hevada değil; hidayettedir.