İstanbul’dan kalkan uçağımız, üç saatlik bir aktarma için Birleşik Arap Emirlikleri’ne indi. Kısa bir bekleyişin ardından yeniden havalandık. Saatler sonra Pakistan’ın başkenti İslamabad’a vardığımızda, yalnızca coğrafya değil, sanki zaman da değişmişti. Gökyüzü aynıydı ama altındaki hayatın ritmi, sesi ve rengi başkaydı. İçimde bu ülkenin hem zorluklarını hem de güzelliklerini görme merakı vardı.
İslamabad, doğayla barışık, planlı bir şehir. Geniş caddeleri, ağaçlı yolları ve şehrin içine yayılan yeşil alanlarıyla tabiatla şehircilik adeta el ele vermiş.
İlk günümüzde şehri dolaştık. Parklara, sokaklara ve kalabalıklara karıştık. Fatima Jinnah Parkı’na uğradık. Parkta, 1995 yılında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in ziyareti anısına, Türkiye-Pakistan dostluğunu simgeleyen bir anıt da bulunuyor.
Çocukların oynadığı, ailelerin oturduğu parkta yaşlı bir amca yanımıza yaklaştı. Türkiye’den geldiğimizi duyunca gözleri parladı.
“Türkiye bizim uzak ama yakın kardeşimiz.” dedi.
Bazen tek bir cümle, bütün bir tarihi anlatmaya yetiyor.
Parklarda dikkatimi çeken bir başka şey ise maymun gösterileriydi. İnsanlara sevimli ve eğlenceli gelen bu gösterileri izlerken içimiz burkuldu. Çünkü bazı insanların anlattığına göre, maymunları bu gösterileri yapmaları için eğitirken yoğun bir şiddet ve baskı uygulanıyormuş. Dışarıdan bakıldığında eğlenceli görünen bir gösterinin arkasında bir hayvanın çektiği eziyetin bulunması insanı düşündürüyor. Görünen ile görünmeyen arasındaki fark, bazen bir ülkeyi anlamak için de önemli bir ipucu oluyor.
Bir başka gün İslamabad’ı yukarıdan görmek için Margalla Tepeleri’ndeki Daman-e-Koh’a çıktık. Şehir aşağıda bütün genişliğiyle önümüze seriliyordu. Şehrin hâkim noktasından Pakistan Meclis binasını da gördük. Yukarıdan bakınca başkentin yolları, düzeni ve önemli yapıları daha farklı görünüyordu.
İslamabad’ın en ilginç taraflarından biri de trafik düzeniydi, daha doğrusu, ilk bakışta düzensizlik gibi görünen düzeni.
Eski arabalar, motosikletler, bisikletler, minibüsler ve rengârenk, süslü kamyonlar… Herkes bir yerlere yetişiyor ama görünmez bir anlaşmayla birbirine çarpmadan ilerliyordu. Korna sesleri eksik olmuyor, zaman zaman bağırışlar yükselse de bütün bu karmaşanın içinde garip bir sabır ve anlayış hâkimdi.
Şoförümüze sordum.
“Bu kadar gürültünün içinde nasıl kavga çıkmıyor?”
Gülümsedi:
“Kimse karakola düşmek istemez. Bir girdin mi, aylarca uğraşırsın.”
Bir başka Pakistanlı ise şöyle dedi:
“Darbeleri çok yaşadık. Adalet aramak insanı yoruyor. Çoğu insan susuyor, geçiyor.”
Bu sözler beni düşündürdü. Uzun yıllar siyasi çalkantılar ve darbeler yaşamış toplumlarda, hukuka ve adalete duyulan güven zedelendiğinde insanlar çoğu zaman hakkını aramaktan bile yorulabiliyor. Tartışmak yerine susmak, kavga etmek yerine yoluna devam etmek bir hayat tarzına dönüşebiliyor.
Burada sabır bazen bir erdemden çok, hayatın dayattığı bir zorunluluk gibiydi. İnsanlar sıkıntılarını içlerine gömüp sessizce yollarına devam ediyor. Kaosun içinde görünmeyen bir düzen, toplumun kendi iç terbiyesiyle ayakta duruyordu.
Fakat Pakistan’ın bütün bu görüntülerinin arkasında daha büyük bir çelişki dikkat çekiyor.
Hindistan’la ilişkileri ve bulunduğu coğrafya düşünüldüğünde nükleer bir güç olmasını anlamak mümkün. Ülke, bölgesel dengeler açısından önemli bir askerî kapasiteye sahip. Fakat bu büyük askerî gücün yanında sokaklarda belirgin bir yoksulluk göze çarpıyor. Eski araçlar, küçük dükkânlar, geçim sıkıntısı yaşayan insanlar…
Bir tarafta nükleer silahların gücü, diğer tarafta günlük hayatın ağır yükü.
Belki de burada insanın kendisine sorması gereken daha büyük bir soru var: Bir ülkenin gücü sadece sahip olduğu silahlarla mı ölçülür? Yoksa insanına sunduğu adalet, temizlik, güven, eğitim ve huzurla mı?
Bu soru bizi ister istemez Muhammed İkbal’in düşünce dünyasına götürüyor.
İkbal, Müslüman toplumların yeniden ayağa kalkabilmesi için önce kendi içlerine bakmaları gerektiğini söylüyordu. Ona atfedilen, Müslüman toplumlara yönelik en çarpıcı çağrılardan biri şuydu: “Kusur bizimdir, onların değil.”
Bu söz, Pakistan sokaklarında gördüğüm birçok şeyi yeniden düşünmeme vesile oldu.
İslam’ın bize öğrettiği temizlik, düzen, adalet, merhamet ve güzel yaşama ölçüleri ortada. Fakat asıl mesele, bu ölçülerin hayatımıza ne kadar yansıdığıdır. Kusuru İslam’da aramak yerine, önce kendi Müslümanlığımızı sorgulamamız gerekiyor.
Çünkü İslam’ın güzelliği yalnızca kitaplarda, kürsülerde ve camilerde kalmamalı. Sokakta, trafikte, alışverişte, temizlikte, adalette, komşulukta ve insan ilişkilerinde de görünmeli.
Yemekler de bu toplumun kendine has karakterini yansıtıyor. Baharat ve acı neredeyse her lokmada hissediliyor. Pilavdan ete, çaydan soslara kadar her şey yoğun. Afgan mutfağında yemek yediğimizde ise damak tadımıza daha yakın, daha tanıdık lezzetlerle karşılaştık. Ancak yoğun baharat kullanımı Pakistan’da kendisini her yerde hissettiriyor. Öyle ki sokaklarda yürürken bile baharatların kokusunu duyuyorsunuz.
Ama yemekler ne kadar acıysa insanlar da o kadar sıcak.
Türkiye'den geldiğimizi duyan herkesin yüzünde bir tebessüm beliriyor. İçten bir yakınlık gösteriyor, Türkiye’yi sevgiyle anıyorlar. Bazen iki millet arasındaki bağın ne kadar derin olduğunu anlamak için tarih kitaplarına değil, sıradan bir insanın gözlerine bakmak yetiyor.
Hint kültürünün izleri de sokaklarda, renklerde ve kıyafetlerde hissediliyor. Fakat burada bu kültürel miras, Müslüman toplumun gelenekleriyle iç içe geçmiş. Kadınların kıyafetlerinde, erkeklerin duruşunda ve günlük hayattaki bazı davranışlarda bir edep duygusu dikkat çekiyor.
Sonraki gün ziyaret ettiğimiz cami ise bu duygunun merkezine oturdu.
Türk mimarisinden esinlenerek inşa edilen caminin mimarı, Ankara’nın eski belediye başkanlarından Vedat Dalokay’dı. Caminin estetiği ve ihtişamı gerçekten etkileyiciydi.
Cemaatten yaşlı bir amca, Türk olduğumuzu öğrenince yanımıza geldi. Gözleri dolarak:
“Siz buraya kardeş olarak geldiniz.” dedi.
Bu cümle, iki millet arasındaki bağı anlatmaya yetiyordu.
En çok etkilendiğim anlardan biri ise şair ve düşünür Muhammed İkbal’in mezarını ziyaret ettiğimiz andı.
İkbal, yalnızca Pakistan’ın değil, bütün İslam dünyasının düşünce tarihinde önemli bir yere sahip. Onun derdi, Müslümanların geçmişleriyle övünerek yetinmeleri değil; yeniden düşünmeleri, yeniden üretmeleri ve kendi ayakları üzerinde doğrulmalarıydı.
Mezarı başında bunları düşünürken, birkaç gün boyunca gördüğüm Pakistan manzaraları zihnimde yeniden canlandı. Yoksulluk, büyük askerî güç, siyasi çalkantılar, insanların sabrı, sokaklardaki karmaşa ve bütün bunların arasında varlığını sürdüren güçlü bir kardeşlik duygusu…
İkbal’in mezarı bana bir hatıradan çok, halâ devam eden bir çağrının sesi gibi geldi.
Şimdiye kadar çoğunlukla kaosların, çatışmaların, darbelerin ve siyasi istikrarsızlıkların yaşandığı ülkelere gitmiş olmama rağmen, Allah’ın bir takdiri midir bilmiyorum, İslam coğrafyasındaki bu beldelerde kendimi hep güvende hissettim.
Her türlü ihtimalin, riskin ve belirsizliğin bulunduğu yerlerde, aksine kendimi daha yürekli ve daha cesur hissettim. Belki de insanın kendini güvende hissetmesi yalnızca sokakların, şehirlerin ve güvenlik şartlarının meselesi değil. Bazen bir coğrafyanın insanıyla kurduğunuz gönül bağı, bütün endişelerin önüne geçiyor.
Pakistan’da da bunu hissettim.
İslam’ın, Kur’an’ın ve Resulullah’ın bize öğrettiği temizlik ahlakının, güzel yaşama ölçülerinin ve insan ilişkilerindeki nezaketin sosyal hayatın tamamına daha fazla hâkim olmasını diliyorum.
Trafikten temizliğe, sokaklardan insan ilişkilerine kadar hayatın her alanında İslam’ın bize öğrettiği güzel ölçülerin daha görünür olması en büyük ümidimiz.
Çünkü Müslüman toplumların yeniden güçlü olması yalnızca ekonomik veya askerî güçle mümkün değil. Asıl güç; adalette, emanete sadakatte, temizliğe verilen değerde, insan onuruna saygıda, çalışkanlıkta ve güzel ahlakta ortaya çıkar.
Kaosunun içinde düzeni, yorgunluğunun içinde sabrı, farklılığının içinde kardeşliği yaşatan bir şehir… islamabad.
Ayrılırken içimde iki ayrı his vardı. Biri, insanların tebessümünden ve samimiyetinden doğan bir hafiflikti. Diğeri ise gördüğüm eksiklikler, adaletsizlikler ve bunlar karşısındaki sessizlikten kalan bir ağırlık.
Bu ziyaret bana ayna tuttu.
Kendi kırıklarımızı, eksiklerimizi ve çelişkilerimizi gösterirken aynı zamanda iyileşmenin, yeniden düşünmenin ve yeniden ayağa kalkmanın mümkün olduğunu da hatırlattı.
İkbal’in çağrısı hâlâ kulaklarımızda:
Önce kendimize bakmak.
Pakistan’dan geriye bende yalnızca şehirlerin, dağların, camilerin ve sokakların görüntüsü kalmadı.
İslam’ın güzelliğini anlatmakla yetinecek miyiz, yoksa o güzelliği hayatımızda görünür hâle mi getireceğiz?