-Ramazan Davulcuları

Çalar saatin olmadığı yıllarda, davulcular sokak sokak gezer, ahaliyi sahura kaldırırlardı. Gecenin koynunda, sessiz sedasız, sabahın gelmesini bekleyen yorgun sokaklar, davulun tok sesiyle irkilir; uykudan uyanan mahmur gözler, hemencecik sahur sofralarını hazırlamaya koyulurdu. Davul çalmanın da bir adabı, bir usulü vardı. Gayrimüslimlerin yaşadığı mahallelerde, davul çalmak kesinlikle yasaktı. Sadece Müslüman ahalinin yaşadığı yerlerde davul çalınabilirdi. Davulcu, sokaklarda dolaşırken pencere önlerine konulan çiçeklere bakar, ona göre davul çalardı. Eğer bir evin penceresinin önüne, sarı renkte bir çiçek konulmuşsa, o evde bir hastanın yaşadığı anlaşılırdı. O sokaktan geçenler sessizlik orucu tutar, katiyen gürültü yapmazlardı. Sarı çiçek, sükutun ve anlayışın işaret fişeği olarak, gürültüyü birden keserdi.

-Darü’l Tabak Ziyafetleri

Osmanlı kadim kültürünün en güzel hasletlerinden biri olan darü’l tabak geleneği yardımlaşmanın ve konukseverliğin zirve noktasıdır. Bu gelenek, bilhassa İstanbul’ da yaşayan zengin aileler tarafından uzun yıllar boyunca devam ettirilmiştir. Ev sahipleri, bir hafta boyunca her akşam iftar için üç ayrı sofra hazırlatır, gelecek olan misafirler bu mükellef sofralarda ağırlanırdı. Üç ayrı sofra haremlik selamlık uygulamasına göre hazırlanır, kadınlara ve erkeklere ayrı ayrı sofralar kurulurdu. Çocuklar, hizmetçiler, yoksullar ve tanrı misafirleri de unutulmaz, onlara da ayrı bir yerde sofralar hazırlanırdı. Sofra adabı gereği, ikram yapılırken zengin fakir ayrımı yapılmazdı. Bu sofralarda rütbe, makam, itibar bir anlam ifade etmez, herkes eşit muamele görürdü. Ev sahipleri gelen misafirlerine, üzerlerinde ayet ismi yazılı tahta kaşıklar sunardı. Her kaşığın kendine ait bir sofrası vardı. Maide kaşığını seçenler Maide sofrasına, Nas kaşığını seçenler Nas sofrasına, Kevser kaşığını seçenler Kevser sofrasına oturur; böylelikle herkes kendi kaşığında yazılı olan sofrada iftarını açardı. Darü’l tabak hükmünde olan hanelerin kapısı Ramazan ayı boyunca her daim açık kalır, misafirle şenlenen bu sofraların bereketi ve neşvesi , arş-ı âlâya kadar ulaşırdı.

-Orta Oyunu ve Meddah Gösterileri

Sokak aralarına kurulan ahşap sahnelerde, birbirinden ilginç ve komik hikayeler anlatan meddahlar, Ramazan sevincine ayrı bir renk katarlardı. Kahkahalar edep duvarına toslayınca, çatık bir kaş, sus emri olarak ahaliye yeterdi. Zaten bu eğlenceli oyunlar, teravih namazı kılındıktan ve cami cemaati dağıldıktan sonra yapılırdı. Namaz biter bitmez gösteriler başlar, çocukların gülüşmeleri Ayasofya’dan duyulurdu. Hacivat ile Karagöz’ün bitmek bilmeyen kavgası, çocukların rüyalarını süsler, dilbazların söylediği tekerlemeleri ezberlemeye çalışan ihtiyarlar, yanlışlıkla dilini ısırırdı. Sanatın bile bir adabı ve saygınlığı vardı. Çarşı pazar sahura kadar açık olur, sokaklar insan seline teslim olurdu. Hayat iftardan sonra adeta tekrardan başlardı.

-Hilal Nöbeti

İslam alemi için hilal nöbeti, vatan toprağını beklemek kadar kutsal ve mühim bir vazifeydi. Bu aziz nöbeti tutabilmek, herkese nasip olmazdı. Sicili temiz, sözünün eri, itimat ehli kişiler bu kutsal keşfe talip olabilirdi. Gözcü olacak kişi, ahlak ve ilim sahibi olmak zorundaydı. Nitekim, Şeyh’ül İslam’ın seçtiği belli kişiler, bu özel görevi yapabilme şerefine nail olabiliyordu. Hilali gören keşşaf, çölde vaha bulmuş bir bedevi gibi büyük bir sevince kapılır, Rabbine hemencecik niyazda bulunurdu. Merhamet ayına yeniden kavuşulacak olmanın mutluluğu tüm şehri ayağa kaldırır, ahalinin şükür nidaları zamanla yerini sevinç gözyaşlarına bırakırdı.