Hıristiyan teolojisi ilk insanlar Hz. Adem ve eşi Havva’nın yasak meyveden yemesinin ardından yeryüzüne gönderilişleri hikayesini daha sonra onun neslinden gelenlerin yani tüm insanlığın bu cürmün günahını taşıdığı şeklinde bir “asli günah” (Orijinal sin) teorisine dönüştürmüştür. Dolayısıyla tüm insanlar bu cürmün günahı ile doğmaktadırlar ki, Hıristiyan teolojisinin bir çok konuda dayandığı temel burasıdır.
Dünyaya günahkar bir şekilde gelen insan bu durumdan nasıl kurtulacaktır? Soruyu şöyle de sorabiliriz; “ilahi kurtuluş (inayet) nasıl sağlanacaktır? Hıristiyan teolojisinde bu sorunun cevabı insanın kiliseye bağlanarak kurtulacağıdır. Bir başka boyut ise, Tanrı -yine bu teolojiye göre- kendi oğlu olan Hz. İsa’yı dünyaya tüm insanlığın günahlarına kefaret olması için göndermiştir. Bu sebeple Hz. İsa tanrısallıktan bir pay taşımakta olup, teslis inancı baba-oğul ve kutsal ruh şeklindeki bir üçlemeye dayanır.
Tarih boyunca Hıristiyanlıktaki Hz.İsa’nın tanrısallığına itiraz eden görüşler de varolmakla birlikte ana akım (Katoliklik) bu inanca Hz. İsa’nın tanrısallığını kabul etmektedir. Bu inanç modern zamanlara ve bugüne gelinceye kadar Tanrı-insan ilişkisinin mahiyeti ve değişimi açısından temel oluşturmaktadır. Bir yandan insanın “asli günah” sebebiyle olabildiğince edilgen, beraat-ı zimmetten uzak ve iradesi zayıf bir varlık halinde tanımlandığı, diğer yandan insanın tanrısallaştığı iki uçtaki tayfta Tanrı-insan ilişkisi kurulmaktadır.
Hıristiyan teolojisinde bu bağlamda tartışılan önemli meselelerden birisi de, Tanrı’nın mutlaklığı karşısında insan iradesinin ve yapabilirliğinin nerede durduğudur? Ortaçağ boyunca Tanrı karşısında insanın edilginliği, insanın asli günahın yükü altında ezilmesi nihayetinde onun dünya, Tanrı ve diğer insanlarla ilişki biçimlerini de belirlemektedir. Aslında Saint Augustinus’tan Saint Thomas’ya, Petrarca’ya kadar bu problemin farklı yansımalarını biz görebilmekteyiz.
Modernlik bu arayışlara yeni bir boyut getirmiştir. Modernlik insanın Tanrı’ya referans vermeden bir dünya kurabileceğine dair inanç ve güvenle hareket etmiştir. Bu, insanın yükümlülüğü kadar özneliğini ve kaderini eline almasını ifade etmektedir. Bu açıdan Tanrı ve insanın konumları ile asli günaha dair krizin aşılmaya çalışılması olarak da değerlendirilebilir.
Fakat meselenin bir başka boyutu “modernlik” insanın Prometheus mitine dayanarak kendi hakkı ve güvencesini Tanrı’dan çalarak elde ettiği bir başka düzlemi de ifade etmektedir. Modernlik bu bağlamda insanın Tanrı ile yaşadığı gerilimi ifade etmekle birlikte, diğer yandan dinsel bir motivasyon da taşımaktadır. Böylece modernlik Tanrı karşısında insanın elini yükselten bir perspektifi çerçevelemeye çalışmıştır.
“Asli günah” teorisi insanın baştan kendisinin işlemediği bir günahın yükü altında ezilmesi bir başka deyişle kriminalize edilmesini ifade etmektedir. Bu teoriyi sadece Hıristiyanlık çerçevesinde düşünmek mümkündür. Fakat modern zamanlarda Tanrı’nın yetkilerinin/yetkinliğinin modern devlete aktarıldığı bir durumu yaşamaktayız.
İçinde yaşadığımız post/modern durumda kuralsız, otoriter bir dünya ile karşı karşıyayız. Böyle bir dünyada kitleleri uyumlulaştırmak, kapitalizmin rotasında devam etmesini sağlamak üzere farklı stratejiler geliştirilmektedir. Bu stratejilerden birisi de kitleleri kriminalize etmekten geçmektedir. Sürekli sömürüye maruz kalan müslüman Ortadoğu toplumları da bu kriminalizeden paylarını almaktadırlar ki “asli günah” gibi insanların üzerine yapışmaktadır.
“Asli günah” altında ezilen insanlar “Tanrısal inayet”i kendi failliklerini temellük eden bir halde kendi üzerlerine ve topluma döndürmekte; dolayısıyla dini de bir baskı aracına çevirmektedirler. Din bugün insanı özgürleştiren bir içerikle yeniden düşünülmek durumundadır.