Toplumda din adına konuşan kimi çevrelerin zaman zaman kantarın dozunu kaçırdığına, din adına konuşsalar dahi sözü vahyin ve akidenin sınırlarını aşan noktalara taşıdıklarına şahit oluyoruz. Geçtiğimiz günlerde kulağıma çalınan bir beyan, bu tehlikeli savrulmanın tipik bir örneğiydi. Sözüm ona bir ilim ehli, Hz. Ali efendimizin vefatıyla dindeki hakikatin ortadan kaybolduğunu iddia ediyordu.
İsmi veya sıfatı ne olursa olsun; bu ve benzeri söylemler sadece tarihsel bir yanılgı değil, sahih İslam akidesine de taban tabana zıttır.
Hiç şüphesiz Hz. Ali (k.v.); Efendimiz’in (s.a.v.) "ilim şehrinin kapısı" olarak nitelendirdiği, adaleti, ilmi ve cesaretiyle kıyamete kadar tüm Müslümanların rehberi olan aziz bir şahsiyettir. Ancak İslam, şahısların varlığıyla kaim bir beşeri gelenek değildir. Şayet bu din bir insanın varlığıyla kaybolacak olsaydı, Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) irtihaliyle yok olurdu. Nitekim Resûlullah’ın vefatıyla sarsılan sahabeye Hz. Ebubekir’in (r.a.) o tarihi uyarısı tam da bu hakikati haykırıyordu: "Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a kulluk ediyorsa bilsin ki Allah Hayy’dır, ölümsüzdür!"
Dinin hakikatini tek bir şahsın ömrüyle sınırlandırmak, en başta Cenab-ı Hakk’ın ilahi vaadine gölge düşürmektir. Nitekim yüce Allah, Hicr Suresi 9. ayet-i kerimede net bir sınır çizmiştir: "Şüphesiz o zikri (Kur'an'ı) biz indirdik ve onun koruyucusu da elbette biziz."
Kur’an-ı Kerim ve onun hayata yansıması olan Sünnet-i Seniye, bizzat Allah’ın teminatı altındadır. Hz. Ali’den sonra da bu din sahipsiz kalmamıştır. Tarih şahittir ki; Hasan-ı Basri, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam Şafii gibi mezhep imamları; Abdülkadir Geylani, İmam-ı Gazali, Muhyiddin İbnü'l-Arabi, Mevlana Celaleddin-i Rumi, İmam-ı Rabbani ve Mevlana Halid-i Bağdadi gibi maneviyat mimarları bu hidayet meşalesini elden ele taşımışlardır. Son asra damgasını vuran Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de ortaya koyduğu iman hizmetiyle İslam’ın sönmez ve söndürülemez bir güneş olduğunu bir kez daha ilan etmiştir.
Bütün bu büyük zatlar ve iman kahramanları gösteriyor ki; Allah bu dini korumaktadır ve geçmişte olduğu gibi gelecekte de hidayet rehberlerini göndermeye devam edecektir. Bu yüzden asla ümitsizliğe kapılmaya gerek yoktur. Asıl mesele şudur: Biz İslam’ı nasıl anlıyoruz? Hayatımız, yaşantımız Kur’an ve Sünnet’e ne kadar uyuyor?
İşte tam bu noktada her Müslümanın önüne koyması gereken hayati bir mizan çıkmaktadır. Peşinden gidilen hocanın, mollanın, şeyhin ya da önderin doğru yolda olup olmadığını anlamak aslında hiç de zor değildir: O insanın sohbeti ve üslubu hayatımızda müspet bir değişiklik yapıyor mu? Mümin kardeşimize olan sevgimizi artırıp bizi fitneden, fesattan, tefrikadan uzak tutuyor mu? Dili gönüllere merhem olup bizi Kur’an ve Sünnet çizgisinde koşturuyor mu? Eğer yanıtımız "evet" ise, o insanlar doğru yoldadır. Yok eğer bir üslup insanı tefrikaya, düşmanlığa ve fitneye itiyorsa, o adamların peşinden gidilmez.
Nitekim gençliğimizde Erzurum’da Kırkıncı Hocamızın sohbetlerini, sonrasında ağabeylerin Risale-i Nur derslerini dinlediğimizde yüreğimizde İslam’a, imana ve Kur’an’a olan muhabbetimizin katbekat arttığını çok iyi hatırlıyoruz. Vatan ve millet sevgimiz pekişiyor, İttihad-ı İslam’a ve vahdet bilincine olan inancımız ruhumuza kazınıyordu. Onların niyeti halisti; dertleri asla bölmek, parçalamak veya fitne çıkarmak değildi. Bizleri o gençliğin heyecanı ve ateşiyle, aşkla şevkle iman hizmetine sevk ediyorlardı. Bize bunu severek yaptıran şey ise onların ihlaslı halleri, sebatları ve istikametleriydi.
Demek ki insan doğru insanların peşinden gitmeli; kendisini maddi ve manevi tedavi edecek, ruhuna şifa olacak ifadeleri rehber edinmelidir.
Hasılıkelam; bu din sahipsiz değildir! Bu dinin öyle sarsılmaz, sırat-ı müstakimden ayrılmaz ve fedakar mensupları vardır ve var olmaya devam edecektir.
O samimi yolun yolcularına ve hakikat erlerine selam olsun...