Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden bir kez daha mazlumların safında yer alan, onların feryadını ve acılarını dünyanın gündemine taşıyan Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın tarihi konuşmasını dinlerken derin düşüncelere daldım. Kadim medeniyet tasavvurumuzda ve köklü tarihimizde öyle durumlar vardır ki; bir milletin içerisinden gür bir sesle yükselen güçlü bir itiraz, o milletin üzerindeki tarihi ve manevi sorumluluğu tek başına üstlenir ve toplumu ortak bir vebalden kurtarır.

Ancak bugün Gazze’de yaşananlar, sadece tek bir milletin veya belirli bir coğrafyanın değil; bütün bir insanlık ailesinin ortak imtihanıdır. Sanki ampute uzuvları yiyen, beslenen yamyam İsrail, gözlerimiz önünde sürdürdüğü soykırıma ve vahşete dur demek, "yeter" diye haykırmak ve bu zulmün hesabını sormak; yalnızca Türkiye insanının değil, yeryüzünde vicdan taşıyan tüm dünya insanlığının kaçınamayacağı asil bir görevdir.

Gazze’de taş üstünde taş kalmadı. Her gün masum bebeklerin ve çocukların bedenleri bombalarla parçalanıyor. Gazze’nin çocukları yalnızca hayatlarını değil, kollarını, bacaklarını, yani yarınlarını kaybediyor. Bütün bir insanlık değerinin adeta ampute edildiği, vicdanların sakat bırakıldığı karanlık bir çağdan geçiyoruz.
Onca yıldır Gazzelilerin geleceğini, umutlarını, yuva kurma ve yaşama aşkını elinden alan barbar anlayış; bugün hastaneleri, okulları ve güvenli bölge denilen alanları hedef alarak çocukların bedenlerini ve hayatlarını parçalamaya devam ediyor. En çok çocukların öldüğü, en çok çocukların sakat kaldığı bu vahşet karşısında susmak, bu cürüm kadar ağır bir vebaldir.
İşte böyle bir durumda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başı, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir kez daha küresel vicdanın sesi olarak haykırdı. Gazze’de yaşanan zulmü, parçalanan masum bedenleri ve uluslararası toplumun çifte standartlı sessizliğini dünya kamuoyunun yüzüne haykıran Erdoğan, insanlık adına unutulmaz bir duruş sergiledi. Dünya bu hitabı dikkatle ve saygıyla takip ederken, asıl acı olan, kendi içimizdeki bazı mecraların ve basın organlarının bu tarihi çığlığa karşı büründüğü sessizliktir.
Gazetecilik ve basın ahlakı, her şeyden önce vicdani bir sorumluluk gerektirir. Siyasi görüşünüz, dünya görüşünüz ya da inancınız ne olursa olsun; milletinizin ve devletinizin lideri, uluslararası bir kürsüde insanlık adına, katledilen bebekler adına feryat ediyorsa, buna göz kapatamazsınız. Bir ülkenin basını, dünya bu çığlığı alkışlarken kendi kabuğuna çekiliyor ve başını kuma gömüyorsa, burada mesleki bir tercihten değil, ruhu ve kalemi sakatlanmış ampute olmuş bir anlayıştan bahsetmek gerekir.
Eğer bugün bu konuşmayı tarihsel süreçte başka bir lider yapmış olsaydı, tarafsızlık kisvesi altında susanlar hiç şüphesiz onu manşetlere taşıyıp avuçları patlayana kadar alkışlardı. Hakiki bir medeniyet tasavvuru ve tarafsızlık, hakikati kimin söylediğine bakmaksızın o hakikatin yanında durmayı gerektirir. Kendini "üst sınıf", "aydın" ya da "seçkin" olarak tanımlayanların, mevzubahis masum çocukların çığlığı ve devletin haykırışı olduğunda bu kadar duyarsız kalması, insani değerlerin felç olduğunu açıkça göstermektedir. Dilin, kalemin ve yüreğin ve de duruşun ampute olması çok büyük bir sakatlıktır.
Görmek istemeyen gözlere ve duymak istemeyen kulaklara rağmen; hakikat, vicdan sahibi her insanın yüreğinde yankılanmaya devam edecek. Gazze’nin ampute edilen çocuklarının hesabı sorulana ve insanlık kendi vicdanıyla yeniden buluşana kadar bu çığlık dinmeyecektir.

Vicdanın Ortak Dili ve Hakikatin Haykırışı

Bir insanın duruşunu, değerini ve insanlığa katacağı anlamı belirleyen temel ölçüt; siyasi angajmanların veya ideolojik ayrımların ötesinde, zulüm karşısında nerede durduğudur. Yeryüzünde "insanım" diyerek nefes alan her birey için, masum çocukların feryadına ses olmak, adalet ve vicdanın safında yer almak bir tercih değil, haysiyet meselesidir.
Farklı dünya görüşlerine sahip olunsa dahi; uluslararası bir kürsüde, dünyanın gözünün içine bakarak hakikati, mazlumların hakkını ve Gazze’nin çığlığını haykıran bir sese kulak vermek, o haykırışı takdir etmek insani bir erdemdir. Çünkü merhamet ve vicdan, hiçbir siyasi kalıba sığmayacak kadar latiftir. Siyasetin ve gündelik tartışmaların ötesinde, tıpkı matematiksel bir hakikat gibi net ve yalın duran bu duruş; dünyada yankı bulduğu kadar, toplumun ortak vicdanında da karşılık bulmalıdır.
Nitekim medeniyetimizin ve inancımızın temel ilkeleri de bizlere her şartta adaletle hareket etmeyi ve merhameti esas almayı emreder.

Son söz:
Gazze'de insanları ve çocukları paramparça etmek, ampute etmek adeta onların etlerini yemek gibidir. Sessiz kalanlar da bu zulme sos olmuştur.