İnsan, bir söz söylediğinde o sözün içine sonsuz manalar yerleştiremez, buna gücümüz yetmez! Biz konuşurken çoğu zaman yalnızca o anki maksadımızı, ihtiyacımızı yahut çözmek istediğimiz meseleyi ifade eder ve geçeriz. Kurduğumuz cümleler; istikbalde neler olacağını haber veren, içinde sayısız hakikat ve müjde barındıran bir derinliğe sahip değildir.
Fakat Kur’ân böyle değildir. İşte Yirmi Beşinci Söz Mu’cizât-ı Kur'aniye Risalesinin verdiği ders:

Kur'an'ın kelâmında öyle bir i‘câz (mucizevî ifade gücü) vardır ki; sözü az söyler, fakat manayı sonsuz genişlikte bırakır. Kısa bir ifade, her insanın meşrebine (yaratılış tarzına), zevkine ve arayışına göre ayrı ayrı lezzetler sunar. Aynı cümle, birine ümit olurken diğerine müjde, bir başkasına ise derin bir hakikat kapısı açar.
Hatta o kısa ifadelerin içinde, istikbalde vuku bulacak (meydana gelecek) hakikatlere işaretler, ince şifreler ve perdeli manalar saklıdır. Bu manalar; ancak Kur’ân ilmiyle meşgul olan, emek veren ve tefekkür eden zihinlere açılır. Âdeta kelimelerin içine yerleştirilmiş hazineler gibi, ehli tarafından keşfedilmeyi bekler.
Nitekim bu hakikat, Risale-i Nur’da veciz bir şekilde ifade edilir:
“Sözü az söyler, tâ uzun olsun.”
Bu sırrı anlamakta zorlanan insan, etrafına bakmalıdır. Küçücük bir incir çekirdeğinin içine koca bir incir ağacını yerleştiren Allah’ın sonsuz gücü, elbette bir tek cümlede de ansiklopediler dolusu manayı derc edebilir (içine koyabilir).
Bir çekirdekten nasıl dallar, yapraklar ve meyveler fışkırıyorsa; Kur’ân’ın kısa ifadelerinden de asırlar boyunca açılan manalar, hakikatler ve hikmetler doğmaktadır.
İşte bu hakikatin en parlak misallerinden biri de şu âyettir:
“Ulaike humul muflihun”
“İşte onlar felâha (kurtuluşa/başarıya) erenlerdir.”
Fakat dikkat ediniz…
Burada bir sükût (bilinçli susma) vardır. Bir ıtlak (kayıtsız bırakma, genelleme) vardır.
Felâhın ne olduğu açıkça tayin edilmemiştir.
Çünkü Kur’ân, her kalbe kendi ihtiyacına göre konuşur. Sözü daraltmaz ki mana genişlesin. Kısa söyler ki her insan, her asır ondan kendi hissesini alabilsin.
Bir insan vardır; bütün korkusu ateştir. Onun için felâh, Cehennem’den kurtulmaktır.
Bir başkası vardır; hayali yalnız Cennet’tir. Onun felâhı, ebedî bahçelere kavuşmaktır.
Bir diğeri, saadet-i ebediyeyi (sonsuz mutluluğu) arzu eder.
Bir kalp vardır ki, bütün isteği rıza-yı İlâhîdir (Allah’ın razı olması).
Bir âşık ruh ise, rü’yet-i İlâhiyeyi (Allah’ı görme nimeti) gaye-i emel bilir.
İşte Kur’ân, hepsine aynı anda hitap eder.
“Felâh bulanlar” der… ve susar.
Ama o sükûtun içinde, her kalbe ayrı bir müjde saklıdır.
Sanki o ilahî hitap şöyle seslenir:
Ey korkan insan! Sen ateşten kurtulacaksın.
Ey ümit eden kul! Sen Cennet’e kavuşacaksın.
Ey hakikati arayan! Sen ebedî saadeti bulacaksın.
Ey kalbi ince olan! Sen Allah’ın rızasına ereceksin.
Ey aşk ile yanan! Sen o Cemâl’i (ilâhî güzelliği) müşahede edeceksin.

İnsan ise herkese aynı anda ruhlarına göre mevcut hakikati tarif edemiyor. Bazen hakikati kalıplara sığıştıramıyor, bazen de sözü daraltarak, manayı küçültüyor. Yani bizim dilimiz kısır, sözümüz yetersiz; Kur'an ise kainat genişliğinde geniş konuşuyor; geniş hekikatlere çekirdek oluyor. Ve bazen sükût, değişik fıtrattaki insanlara olur rahmet kucağı...

Evet, hakikat bazen söylenmeyende gizlidir.
En derin anlamlar, çoğu zaman bir sükûtun içinde saklıdır.
Belki de bu yüzden günümüz insanı çok konuştuğu hâlde az anlaşılıyor.
Çünkü kelimeleri çoğaltıyor; fakat manayı genişletemiyor ve çoğu kez ruhsuz kalıyor.
Kur’ân ise bize başka bir yol öğretiyor:
Az sözle çok mana…
Sükûtla derinlik…
Kısalıkla sonsuzluk…
Ve şimdi kendimize şu soruyu sorma vakti:
Benim felâhım ne?
Cehennem’den kurtulmak mı?
Cennet’e ulaşmak mı?
Yoksa Allah’ın rızasını kazanmak mı?
Cevap, herkesin kendi kalbinde saklıdır…
Ve Kur’ân’ın o mucizevî sükûtu, her birimize ayrı ayrı konuşmaya devam etmektedir. İ‘câzlı - mucizeli konuşması ise dünyamızı nurlandırmaya devam edecektir. Allah, hepimize Kur'an'a talebe olmayı nasip etsin. Mevlam, Müslümanların kalbini bir etsin. Selâmlar...