İçinden çıkılmaz bir savaşın yol açtığı çadır kentlerdeyim. Burada bir vefa şarkısının bilmem hangi durağındayım. Varlığın ve yokluğun anlam ve işlevlerini Suriye'de, İdlib kırsalındaki bu çadır kentlerde kavrayabildim. Kavrayabildim diyorum. Bakın! Anladım demiyorum. Anlamak ilmelyakin kavramak ise hakkelyakindir.
Bulunduğumuz çadırkentte bir çocuğun
peşinden koşuyorum hediyesini vermek için. Yakalıyorum. Ben aldım, diyor. Arkadaşıma,
arkadaşlarıma ver diyor.
Belli ki çadırkenttekiler çocukları
öyle tembihlemişler. Al, ne olursun, bir daha al. Sana da onlara da yetecek
kadar almışız, diyorum. Biz seni, sizleri mutlu etmek için buradayız. Ona da,
arkadaşlarına da bolca hediyeler almıştık.
Suriye tarafına geçmeden önce yazar
arkadaşlarla bir miktar para toplayıp yine Suriye’deki bir alışveriş
merkezinden hediyeler almıştık. Hediye dediğimiz de ahamlı şahamlı şeyler
değildi. Plastik top, balon, büsküvi, çikolata vardı heybemizde. Gerçi o
çadırkentlerde bir yetim çocuğun başını okşamak da en büyük hediyelerden
biridir. Bu nedenledir ki dua taşıyor ellerimiz, hüzün taşıyor hediye kutuları
yerine. Onlar seviniyor. Biz ise için için ağlıyorduk.
Keşke böyle olmasaydı. Çocuklar,
anneler, babalar ölmeseydi. Geride kalanlar sakat, yürekleri buruk
bırakılmasaydı. Ya kayıp çocuklar… Birleşmiş milletler, Suriye’de iki yüz elli
binin üzerinde çocuğun kayıp olduğunu rapor etmiş. Ve yüz binin üzerinde de
çocuğun bu savaşta öldüğünü bildiriyor.
Bir zamanlar Hakan Albayrak’ın “haydi
arkadaşlar sınırda Suriyelilerle çift kale maçı yapmaya gidiyoruz, demişti de
hayır abim, biz sınırda şiir okuyalım, demiştik. Karşılıklı şiir okuyalım. O
zamanlar Hakan Albayrak gibi bizim de Türkiye- Suriye İslam birliğini yavaş
yavaş kuruyoruz hayalimiz vardı. Daha birkaç yıl öncesinde hatırlayanlar bilir Urfa-Ceylanpınar’da
sınırda bayramlaşma bir süre sonra sınır ötesi bayramlaşmaya dönüştü. Bunu o
zamanlar heyecanlı gözlerle izledik. Biz de acaba Suriye’deki akrabalarımızı
görebilir miyiz derken Suriye’den gelin aldık, onlara gelin verdik. Hikâyenin
sonrasını buradan anlatsam postmodern bir romana dönüşür. Ama şunu da kısaca
söyleyelim. Bir zamanlar Suriyeli yetkililer, biz Birleşmiş Milletler’de
Türkiye ile birlikte sanki bir ülkeymiş gibi hareket ediyor demişlerdi. Peki, bundan
sonra ne oldu. Küresel güçler, bir ayaklanma ile Suriye’yi bertaraf etti. Önce
devrimcileri sahaya sürdü. Orada olanlar ise Müslüman kardeşlere oldu. Sonra
devrimciler, Avrupa’da, Türkiye’de geçici hükümetler kurdular.
Az sonra İdlip kırsalında çadırkentlerin
yanına varıyoruz. Bu ilk çadırkentler,
zeytin tarlaları içine kurulmuş. Su kuyuları açılmış Jeneratörle elektrik
bağlanmış. İlk gün hava bulutlu ara sıra yağmur ara sıra güneş açıyordu.
Akdeniz’e seksen doksan kilometre uzaktaydık. Tam bir Akdeniz iklimi…
Çadırkenti görünce sanki tarla başına gelmiş ırgatların hayat manzarası ile
karşılaştım. Birden Attila İlhan’ın “Melengicin dalında çifte sığırcık
/Ciğerime ateş değdi öley diley öley/Zehir pamuk ırgatlığı gavur
gündelikçilik…” Ne de olsa oralar da Çukurova sayılırdı. Amik ovası bir nevi
buranın devamı sayılırdı.
Bir süre sonra kendime geldim. Bunlar ırgat değil bunlar mülteci, başka
ülkede değil hem de kendi ülkelerinde mülteci. Tampon bir bölgede hayata
tutunmaya çalışıyorlar. Söylenecek bir söz varsa Necip Fazıl’ın “öz yurdunda
garipsin öz vatanında parya” Bir sonraki gün aşırı bir soğuk ve aşırı yağan
yağmuru görünce içim cız etti. Çıplak ayakla gezen çocuklar, montu-botu olmayan
çocuklar, geceleyin donarak ölen çocuklar siz olmalısınız. Hayır hayır olamaz.
Bu duruma seyirci kaldığımız için utanıyoruz. Gün gelecek bizden daha fazla
utanması gerekenler belki sizin romanınızı yazacak. Suriyelilerin burada işi ne
diyen Orhan Pamukçular gün gelip Orhan Pamuk’a haydi bir Suriye güzellemesi yap
deseler şaşırmayacağım.