Kötülük yok etmeye dairdir. Her durumda zarar vermeye ayarlanmış bir eyleyiş biçimi olarak kendini gösterir. İnsan karşıtı, şeytani bir irade kilitleyicisidir. Çıkış noktası belli: Tanrı, insanı yaratmaya karar verdiğinde ateşten yaratılmış olmanın kibri topraktan yaratılmış olanın tevazusuna yönelik bir nefreti tetikler ve ateş ile toprağın, malzemesi ateş olan ile topraktan karılmış olanın kavgası daha orada, ilk toplantıda başlar. O gün bugündür hiç bitmez bu kavga. Ateşi püskürtenler ile merhameti yaymaya çalışanların kavgasıdır bu. Hayatın iyilik ve kötülük aynaları kah toprağı ve ondan neşet eden canlıları yansıtırken kah malzemesi ateş olanların kibir şeraresine tanıklık eder. Toprağın durağanlığı karşısında ateşe özgü hareket neredeyse hep bir adım önde gider. Bu da bize kötülüğün neredeyse bütün zamanlarda neden iyiliğin hep bir adım ötesinde olduğunu gösterir. Toprak suyla kurduğu ilişkide diriliş kapılarını açarken ateş rüzgarı yanına alarak rastladığı dirileri, dirilikleri yakmanın, kurutmanın, yok etmenin hesaplarını yapar. Suyun toprak üzerindeki ilerleyişiyle ateşin rüzgarı yanına alarak dev adımlarla koşması arasındaki hız farkı iyiliğin yayılma hızı ile kötülüğün yayılma hızı arasındaki devasa farkı gösteren bir diğer etkendir. Kötülüğe özgü yıkmanın kolay ve iyiliğe özgü yapmanın zor oluşu da yine buradan, yayılma hızından kaynaklanmaktadır.
Aslında, salt kendisi olarak kötülük yoktur. Kötülük öncesinde formülleştirilmiş ve kullanılması için yeryüzüne gönderilmiş bir prospektüs değildir. Her durumda, iyilikte olduğu gibi bir etkileşimin sonucudur. Varoluşun karşısına nasıl yokluk, aydınlığın karşısına nasıl karanlık, iradenin karşısına nasıl hiçlik yerleşmişse iyiliğin karşısına da kötülük yerleştirilmiştir. İnsan, hayatı boyunca bu iki uç arasında gider gelir. Bazen bir tarafa, bazen öteki tarafa yaklaşır, renk ve biçim değiştirir. Burada kötülük bir tepkime, bir reaksiyon, sonuçları negatif duygular olan bir etkilenme olarak karşımıza çıkar. Bütün bu tepkimelerde kötülüğün amacı nettir: İradeyi zayıf düşürmek, kudreti azaltmak, korku ve keder duygusu üzerinden bilincin ışıltısını karanlığa tahvil etmek… Meseleye böyle bakınca kötülüğün potansiyel işlevinin şuura saldırmak, onun etrafını kuşatarak bulanık bir görüş alanı yaratmak, oradan canlılığa özgü emareleri silikleştirmek olduğu rahatlıkla görülür. İnsanı şuurunun katiline dönüştüren her şey kötüdür. Açık iradeyi kapalı iradeye dönüştüren, bilinç kapılarını kilitleyip varoluşu bedenin hapishanesine sıkıştıran her şey kötüdür. Zulüm kötüdür, uyuşturucu kötüdür, öfke kötüdür, katliam kötüdür, zarar vermek ve öldürmek kötüdür çünkü bunların hepsi insanı şuurunun katiline dönüştürür. Bütün bunlar kötüdür çünkü hepsi cehaletle ilişki kurar, aydınlığın yerine karanlığı çağırır. Ve o karanlık, görüşü kapatan, görmeyi kısıtlayan, hatta yok eden o devasa kötülük zemini yazık ki çoğu zaman şeytanın elçisi olan insan eliyle gerçekleşmektedir. Üstelik onun geldiği yere tahammül edemediği için erdem hızlıca uzaklaşmakta, kötülüğün baskıyla, zulümle, korku ve kederle kurduğu ilişki uzayıp gitmektedir.
Meselenin burasında artık şu soruyu sorma vakti gelmiştir: Kötülük hangi durumda zirveye çıkar ve kötülüğün zirvesindekiler ile onu zirveye çıkaranlar arasında nasıl bir ilişki vardır? Cevap çok açık: Kötülük cüretli, iyilik korkak olduğunda… Bir başka ifadeyle kötülüğün zirveye çıktığı, iktidar olduğu, kuralları koyduğu her zeminde değişmeyen gerçek, kötülerin cesur, iyilerin korkak olduğudur. Ateş sudan korkmadığında bahçeyi yakar. Suyun bin emekle yücelttiği dalları kupkuru bir çöpe dönüştürür. Rüzgar dağdan çekinmediğinde dalları kırar, filizkıran fırtınaları öğürür durur. Kötülüğün inşa edildiği bütün toplumlarda durum aynıdır. Su sesi yerine yanık kokusu, yeşerti yerine fırtına korkusu vardır böylesi toplumlarda. Ateş gürler, fırtına onu şimşeğe çevirir ve toplumsal orman yangınları başlar. Burada ironik olan şudur: Ateşin yakarken ve şimşeğin çakarken çıkardığı ışık cehalet tarafından aydınlanmanın habercisi olarak görülür. Ta ki o ışık kendine dokunana, ışığın ısısı kendini yakana kadar… Ta ki o yel kapısından değil çatısından içeri girene, evini başına yıkana kadar… İyilik düşmanı, kötülük elçisi bütün siyasal rejimlerde yaşanan budur: Yukarıdakiler, en tepedekiler yakıp yıkarken aşağıdakiler, en alttakiler, bakın derler, şimşeğin ışıltısı ne kadar da güzel… Bakın, ormanın alevi geceyi bile gündüz gösteriyor…
Siyasal rejimler ile kötülük arasındaki ilişki gücünü “yok etme” içgüdüsünden alır. Bağışıklığı çökerten, bireyselliği törpüleyen bütün rejimler işte tam da bu yüzden kötüdür. Otoriter rejimlerin kötü olmasının sebebi geriye kalan bütün iradeleri tek iradenin emrine itaat etmeye zorlamasıdır. Burada bahçıvan papatyayı, laleyi, çiğdemi, nergisi tek tip olmaya yönlendirir ve endemik çeşitliliği yok eder. Aristokrasiler kötüdür çünkü dağ çiçeklerini, endemik bitkileri ehlileştirilmiş ve şımartılmış olanlara feda eder. Oligarşiler kötüdür çünkü yazıda yabanda ne kadar bitki varsa hepsini pencere önü çiçeğine benzetmeye, saksıya girmeye zorlar. Nepotik rejimler kötüdür çünkü sadece aynı familyanın bitkilerine izin verir, diğerlerini kapı dışarı eder. Kleptokrasiler kötüdür çünkü her çiçekten bir dal koparıp aşırılmış parçalardan ucube bir süs bitkisi üretmeye kalkar. Geriye kala kala demokrasi kalmaktadır. Ancak en büyük kötülük kendini nasıl iyilik olarak gösteren ise en tehlikeli demokrasi de demokrasi örtüsünün altına ya otoriter ya aristokratik ya oligarşik ya da nepotik bir idareyi yerleştirerek insanların elinden iradelerini alır. Daha kötüsü ise insanların rejimler tarafından buna inandırılmış olması, içinde yanacakları ateşin kendilerine yaktırılmasıdır. İnsanlık kül olduktan sonra ateşi kimin yaktığının ne önemi var?