Bir siyasi hareketin en ağır krizi, kendi kuruluş cümlelerinin yıllar sonra kendisine yöneltilen sorulara dönüşmesidir.
Fon krizi etrafında yaşananları böyle okuyorum. Mesele yalnızca para, hisse ve kazanç değil. Yirmi beş yıl önce adalete inanan insanların bugün hangi söze güveneceğidir.
Soruşturmalar sürüyor; iddialarla kesinleşmiş hukuki hükümleri birbirine karıştırmadan konuşmalıyız. AK Parti yönetimi de olayların araştırılacağını, yanlışların karşısında durulacağını açıkladı. Ancak siyasi sorumluluk, mahkeme kararını beklemekten ibaret değildir. Vatandaş, kendisinden istenen sabır ile yönetenlerin sahip olduğu imkânlar arasındaki mesafenin açıklanmasını da bekler.
Bir anne çocuğunun okul masrafını hesaplarken, bir emekli ay sonunu getirmeye çalışırken, siyasetin çevresinde konuşulan olağanüstü kazançlar toplumun adalet duygusunu yaralar. İnsanların dürüst çalışarak hayatlarını iyileştirebileceklerine dair inancı sarsılır.
Ben bu satırları, kuruluş günlerini uzaktan izlemiş biri olarak yazmıyorum. O günlerin emeğini, umudunu ve fedakârlığını taşıyan insanlardan biri olarak yazıyorum. Bu yüzden içimde öfkeden daha ağır bir duygu var: İnandığımız sözlerin sahipsiz kalması.
AK Parti; yasaklara, yolsuzluğa ve yoksulluğa karşı bir iddiayla yola çıktı. Üç “Y”, devlet karşısında horlananların, kimliği nedeniyle dışlananların, emeğiyle geçinemeyenlerin ortak itirazını taşıyordu.
Bugün aynı kelimeler yeniden kapımızı çalıyorsa, onları muhalefetin söylemi diye geçiştiremeyiz. Başlangıçta karşı çıktığımız sorunları kendi içimizde sorgulayamıyorsak, kuruluş hikâyemiz siyasete yön veren bir ölçü olmaktan çıkıp yıldönümlerinde anlatılan bir hatıraya dönüşmüş demektir.
Şimdi herkes soruyor: “Eski fabrika ayarlarına dönülebilir mi?”
Yirmi beş yıl önceye dönemeyiz. Dünya değişti, Türkiye değişti, yeni kuşaklar yetişti. Dijital çağ, siyaset yapma biçimlerini dönüştürdü. Geçmişin yöntemleri bugünün bütün sorunlarını çözemez. Fakat zamanın değişmesi, ahlakın hükümsüz kalması demek değildir.
Dürüstlüğü yeniden ölçü yapmak mümkündür. Bunun için nostaljiden daha zor bir şey gerekir: Hesap vermek, ayrıcalıklardan vazgeçmek ve başkasından beklediğimiz sorumluluğu önce kendimiz üstlenmek.
Uzun iktidar dönemlerinde başarı, insana yanılmazlık duygusu verebilir. Eleştiri sadakatsizlik sayılmaya, yanlışı söyleyen uzaklaştırılmaya, her kararı alkışlayan yükselmeye başlar. Böylece yönetime ulaşan bilgi de bozulur. Raporlarda herkes memnundur, bütün çalışmalar başarılıdır, bütün salonlar doludur.
Kapının dışında ise geçim sıkıntısı, karşılık bulmayan talepler ve yorulmuş insanlar vardır. Bunları duymayan bir yapı, kendi hazırladığı raporların içinde yaşamaya başlar.
Dijital görünürlük bu kopuşu derinleştiriyor. Fotoğraf, yapılan işin kaydı olmaktan çıkıp işin kendisine dönüşüyor. Bir ziyaretin kime fayda sağladığından çok, kaç kare paylaşıldığı önemseniyor. Aynı gün yapılan etkinlikleri farklı zamanlarda yayımlayarak, kıyafet değiştirerek sürekli sahadaymış görüntüsü vermek başarı sayılıyorsa, teşkilat emeğinin ölçüsü bozulmuş demektir.
Bu sahte dünyayı yalnızca görüntüyü üretenler kurmadı. Onu yeterli bulanlar, sorgulamayanlar ve ödüllendirenler de kurdu.
Görünmeyi ödüllendirip hizmeti ölçmeyen bir yapı, zamanla gösteriyi üretir.
Birbirini ağırlayan, birbirinin paylaşımını alkışlayan dar çevrelerde vatandaşın derdi, ancak fotoğraf verebildiği ölçüde yer bulur.
En acısı, yıllarca emek verenlerin bu düzende kendilerini fazlalık gibi hissetmesidir. Evinden, vaktinden, ailesinden fedakârlık eden; kimse bakmazken çalışan insanlar, gün gelir kendi kurdukları evin istenmeyen çocuklarına dönüşür.
Kibir özgüven sanılır, yakınlık liyakatin önüne geçer. Sessizce hizmet eden unutulur; kendisini sürekli anlatan baş tacı edilir. Böylece yalnızca gönüller kırılmaz, teşkilatın ahlaki direnci de aşınır. Yeni kuşaklar, fedakârlığın karşılıksız, gösterişin kazançlı olduğunu görerek yetişir.
Kur’an’ın sorusu tam burada önümüzde duruyor:
“Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?”
Saff, 2.
Adaleti savunurken kendi yakınımız için istisna istiyorsak, tasarrufu öğütlerken ayrıcalıklarımızı koruyorsak, önce bizim cevap vermemiz gerekiyor. Ayetleri konuşmalarımıza taşımak kolaydır; onların önünde davranışlarımızı tartmak cesaret ister.
Uzun zamandır söylediğim o acı cümleyi yeniden hatırlıyorum:
Önce mücahit olduk.
Sonra müteahhit olduk.
En sonunda her şeye müsait olduk.
Burada hiçbir mesleği mahkûm etmiyorum. Helalinden kazanmak elbette değerlidir. Sorguladığım, siyasi nüfuzun ekonomik ayrıcalığa çevrilmesi; bir davaya verilen emeğin kişisel kazanç için gerekçe yapılmasıdır.
“Müsait” olmak, dün yanlış dediğimize bugün susmakla başlar. Başkasında kınadığımızı kendi çevremizde mazur görmekle, “O da yaptı” diyerek sorumluluktan kaçmakla ilerler.
Sonra müstafi oluruz, müsadereyi konuşuruz. Bütün bu kelimelerin arasında Müslümanlığın bizden istediği ahlaki sorumluluğu erteleriz.
Oysa iman, her kapıyı açan bir anahtar değildir. Bazen en çok istediğimiz kapının önünde durup “Buradan giremezsin” der. Haksız kazancın, kayırmacılığın, kul hakkının kapısını kapatır.
Bugün ihtiyacımız olan, Müslümanlığımızı yeniden ciddiye almaktır. Başkasının imanına hükmetmeden kendi hayatımızdaki adaletsizlikle yüzleşmek, ibadetimizle muamelemiz arasındaki mesafeyi kapatmaktır.
Çünkü bu yolun sonundaki en ağır kelime “müflis” olabilir.
Peygamberimiz bir gün ashabına müflisin kim olduğunu sorar. Onlar, malı ve parası bulunmayan kişiyi tarif eder. Resûlullah ise ibadetleriyle geldiği hâlde insanlara hakaret etmiş, iftira atmış, başkalarının malını yemiş ve haklarını çiğnemiş insanı anlatır. İyilikleri hak sahiplerine dağıtılır; hesabını kapatmaya yetmez.
Müslim, Birr, 59.
İnsanın parası, makamı, kalabalık çevresi olabilir. Bunların hiçbiri üzerindeki kul hakkını ortadan kaldırmaz.
Siyasetin de böyle bir iflası vardır: Seçim kazanırken güven kaybetmek, güçlenirken kendi insanından uzaklaşmak, binaları büyütürken içinde dürüstçe konuşabilen insanların sayısını azaltmak.
Fon krizi bu yüzden kuruluşta verilen ahlaki sözün bugün ne kadar bağlayıcı olduğuna ilişkin bir sınavdır. Cevabı yeni bir sloganla verilemez. Tarafsız soruşturmalarla, mağduriyetlerin giderilmesiyle, siyasi nüfuzun kazanç kapısına dönüşmesini önleyen kurallarla, liyakatle ve eleştiriyi dinleyen bir yönetim anlayışıyla verilebilir.
Yanlış yapanın kim olduğuna göre değişen adalet güven üretmez. Fedakâr insanları yalnızca seçim zamanı hatırlayan siyaset gönül bağını koruyamaz.
Erdemin ölçüsü, insanın kendi çıkarına rağmen doğruyu savunabilmesidir.
“Erdemliler hareketi” iddiasını yeniden anlamlı kılacak olan da budur.
Yirmi beş yıl önceye dönemeyiz. Ama bugün kimin yanında duracağımıza karar verebiliriz: Ayrıcalığını koruyanların mı, hakkını arayanların mı?
Bu cevap, AK Parti’nin bundan sonraki hikâyesini belirleyecek. Çünkü bir hareketin sonu, sandıkta kaybettiği gün değil, kendi içinden yükselen vicdan sesini duymamayı seçtiği gün başlayabilir.
Ve ben, yıllarca emek verdiğim bu hikâyenin son cümlesinin “müflis” olmasını istemiyorum.