0

İlk defa okula başladığım günü hatırlıyorum da, ne kadar zor bir günmüş bugünden o günlere bakıldığı zaman. Okula başlamak, bir şeyleri devam ettirmek, belli konularda başarılı olmak, sorumluluk almayı öğrenmek demekti. Okul hayatına adım attığımda önümde uzun yıllar vardı tamamlamam gereken. Bu düşünce ile bazen çocukluk günlerinin verdiği merak ve neşe duygusu ile okul günlerinin heyecanı ve içimde tarifi olmayan bir korku beliriyordu. Sıklıkla günün ne zaman sona ereceğini merak eder, okulun benim ruh dünyamda nasıl bir yer edindiğini anlamaya çalışırdım. Hafta içi her gün sabah erkenden uyanıp, okul çantamın içini kokulu silgilerle, rengarenk kalemlerle doldurmak müthiş heyecan verirdi. Her sabah kahvaltı yapmak, demlenen çayın buharının sıcaklığını hissetmek, sabun kokan okul kıyafetlerimi giyinmek doğruca okulun yolunu tutmak demekti benim için. Bir de iç dünyamda beliren sıcaklıktı tüm bunlar, bir aile olmanın en büyük belirtileriydi benim için. Bir aile olmak ardından da içinde kayırılmak, korunmaktı.

Okula gittiğim zaman, evinde sıcaklığın olmadığı, sevgi ve merhamet kokmayan, her an soğukluğun kol gezdiği evlerden gelen çocuklar öyle çok belli ederdi ki kendini. Hüzün dolu gözlerin altında gizlenmiş sarı soluk benizli yüzleri olur ve donuk bakışlar belirirdi kimi okul sıralarında. Hızla, ayaküstü giyindirilip, okula yollanmış çocuklardı bunlar. Sabahları sokakta satılan poğaçalarla kahvaltılarını yapmaya çalışan, özenilmemiş, sürekli hayatın bir köşesine veya herhangi bir zaman dilimine sıkıştırılarak büyütülmüş çocuklardı. Üzerlerinde anne ve babalarının dışında bu çocuklara bakım veren daha birçok insanın emeğinden de bahsedilebilirdi. Hayat böyle bir şeydi işte, bazısı biraz daha şanslı oluyordu hayatın belli zaman dilimleri içerisinde. Ben de sadece onlardan biriydim. Okul hayatımın ilk yılını şanslı çocukların arasında geçirmiştim. Okuldan eve geldiğimde beni karşılayan sıcacık bir hayalin peşine takılıp, kek kokan apartman dairelerinin izini sürerken, kendi evimizi ararken bulurdum kendimi. Çocuk olmak hayatı başka bir pencereden seyretmek demekti belki, fakat hala yaşadığım muhitte, ne zaman evinin kapısından kek kokusu gelen bir apartmana girsem yüreğim sızlar, garip ama sevinç ve hüzün duygularını aynı anda yaşarım.

Okula başladıktan iki yıl sonra ben de çalışan anne çocuklarından biri olmuştum. Her sabah işe giden ve geç saatlerde eve gelen, yüzünü artık çok az bir zaman dilimi içinde görebildiğim bir annem vardı. Hayat benim için çok zorlaşmaya başlamıştı. Soluk yüzlü çocuklardan biri oluvermiştim hemen. Bir çalışan anne çocuğu olmak demek, dünyanın yükünü sırtına yüklenmek demekti. Çünkü dünyanın yükü bendim benim için ve küçük yaşta kendi yükümle yüklenmiştim. İçimde bir takım duygular donuklaşmaya başlamıştı artık. Yüzümde eski günlerin cıvıltısı, coşkusu kalmamıştı bundan böyle. Çalışan anne çocuğu olmak demek; hayatın birçok karesini yalnız doldurmak demekti benim için ve başkaları ve daha birçokları için… Anne evin sıcaklığını oluşturan, besleyen konumunda olan kişidir. Bu bir düzenin olmazsa olmazıdır. Bu düzen bozulduğu zaman, daha nice bir sürü düzen de beraberinde bozulmuş olur. Bu nedenle annelerin çalışması demek, evde ki üretkenliğin de durması demektir.

Kendi evinde üretemeyen bir anne, dışarıda iş hayatında hiçbir şeyin tam anlamıyla üreticisi de olamaz. İnsanlar önceliklerini düşünerek hareket etmeli, kararlarını birincil ihtiyaçlar doğrultusunda belirlemelidir. Kadınlar çalışmalıdır, fakat anne olmalarını engellemeyecek alanlarda veya kısa mesai dilimleri içerisinde çalışma şartları oluşturarak. Böyle olması, kadınlara anne olmanın zevkini hissettirir. Böylece kadınların kendi ailelerine yetememe, çocuklarını ihmal etme gibi olumsuz duyguları yaşamalarından da alıkoyar.