Türkçenin Unuttuğumuz Hazinesi

Bazı kelimeler yalnızca bir anlam taşımaz; bir devrin düşüncesini, estetik anlayışını ve hayat tarzını da beraberinde getirir. Türkçenin unutulmaya yüz tutmuş kelimelerinin peşine düştüğümüzde aslında kendi kültürel hafızamızın izlerini süreriz.

Bir dili yalnızca kelimelerden ibaret görmek, onun ruhunu eksik anlamaktır. Dil; bir milletin hafızası, duygusu, düşüncesi ve dünyayı algılama biçimidir. Bir kelimenin kaybolması bazen yalnızca sözlükten bir maddenin eksilmesi değildir. O kelimeyle birlikte bir bakış açısı, bir zarafet biçimi, hatta bir hayat anlayışı da sessizce çekilip gidebilir.

Bugün günlük hayatımızda kullandığımız pek çok kelimenin yerine başka kelimeler koyuyoruz. Ancak bazı kelimelerin karşılığını başka bir kelimeyle vermek mümkün olsa bile, taşıdığı kültürel ve duygusal derinliği aynı şekilde aktarmak kolay değildir.

Mesela “vefa” dediğimizde yalnızca sadakatten söz etmeyiz. Vefa, hatırlamaktır; geçmişi unutmamak, iyiliği karşılıksız bırakmamak, insanın kendisine yapılan güzelliği hafızasında yaşatmasıdır.

“İrfan” ise yalnızca bilgi değildir. Bilginin gönülle buluşması, insanın öğrendiğini hayatına ve ahlakına yansıtmasıdır.

“Zarafet” yalnızca güzel görünmek değildir. Sözde, davranışta, bakışta ve hatta susuşta ölçüyü bilmektir.

Belki de mesele tam burada başlıyor.

Kelimeyi kaybettiğimizde, kelimenin işaret ettiği dünyayı da kaybetme ihtimalimiz var.

Bir kelimenin ardındaki medeniyet

Eski metinlere baktığımızda Türkçenin ne kadar geniş ve incelikli bir ifade dünyasına sahip olduğunu görürüz. Divanlardan mektuplara, şiirlerden günlük hayatın yazışmalarına kadar kelimeler yalnızca iletişim kurmak için kullanılmamış; aynı zamanda bir estetik meydana getirmiştir.

“Mahzun”, “mütebessim”, “muhabbet”, “meşk”, “sükût”, “müsaade”, “mukaddes”, “hâtıra”…

Bu kelimelerin her biri zihnimizde farklı bir kapı açar.

Örneğin “sükût” ile “sessizlik” birbirine yakın anlamlara sahip olsa da zihnimizde bıraktığı iz aynı değildir. Sükût kelimesinde biraz vakar, biraz bekleyiş, biraz da anlamlı suskunluk vardır.

“Meşk” dediğimizde ise yalnızca çalışma aklımıza gelmez. Bir ustanın yanında öğrenmek, tekrar etmek, sabretmek ve sanatın inceliklerini yaşayarak kavramak vardır.

İşte dilin medeniyetle ilişkisi tam da burada ortaya çıkar.

Unutmak mı, dönüşmek mi?

Elbette dil değişir. Hiçbir dil yüzyıllar boyunca aynı kalmaz. Yeni kelimeler doğar, bazı kelimeler kullanımdan düşer, başka dillerden kelimeler alınır.

Dolayısıyla geçmişte kullanılan her kelimeyi bugün yeniden günlük hayatımıza sokmak gibi bir zorunluluğumuz yok.

Fakat bilmediğimiz kelimeyi bütünüyle değersiz kabul etmek de doğru değildir.

Çünkü bir toplum geçmişte kullandığı kelimeleri tanıdıkça kendi edebiyatını, tarihini ve kültürel mirasını daha iyi okuyabilir.

Bir Yahya Kemal şiirini, bir Şeyh Galip beytini, eski bir mektubu veya tarihî bir belgeyi anlamak için bazen tek bir kelimenin peşine düşmek gerekir.

O kelime bizi başka bir kelimeye, o kelime başka bir kavrama, kavram ise başka bir tarihî tecrübeye götürür.

Böylece küçük bir kelime, bizi büyük bir medeniyetin kapısına çıkarabilir.

Kelimeleri müzeye kaldırmayalım

Ancak burada önemli bir ayrım var.

Eski kelimeleri sadece nostaljik birer hatıra olarak görmek yerine, onların anlam dünyasını genç nesillere aktarabilmeliyiz.

Dil yaşayan bir varlıktır. Kelimeler de ancak kullanıldıkları zaman yaşarlar.

Belki okullarımızda “unutulan kelimeler” üzerine küçük çalışmalar yapılabilir. Gençler her hafta birkaç eski kelimenin anlamını araştırabilir, bu kelimelerin geçtiği şiirleri ve metinleri okuyabilir.

Gazeteler kültür-sanat sayfalarında bu kelimelere yer verebilir.

Televizyon programlarında, sosyal medya içeriklerinde ve dijital yayınlarda Türkçenin zengin kelime hazinesine yeniden dikkat çekilebilir.

Çünkü kültürel miras yalnızca müzelerde, arşivlerde ve eski kitaplarda korunmaz.

Kültür, yaşatıldığı ölçüde mirastır.

Bir kelime, bir hatıra

Belki de hepimizin hayatında unuttuğumuz bir kelime vardır.

Büyüklerimizden duyduğumuz, çocukken anlamını bilmediğimiz, bugün ise neredeyse hiç işitmediğimiz bir kelime…

Bazen bir kelime, bizi çocukluğumuza götürür.

Bir ninenin duasına, bir dedenin nasihatine, eski bir evin avlusuna, mahalle sohbetlerine, sararmış mektuplara…

İşte bu yüzden dil meselesi yalnızca akademisyenlerin veya edebiyatçıların meselesi değildir.

Dil hepimizin meselesidir.

Çünkü insanın hafızası kelimelerle kurulur.

Bir kelimeyi hatırlamak bazen bir insanı hatırlamaktır.

Bir deyimi yaşatmak, bir geleneği yaşatmaktır.

Bir şiiri yeniden okumak, geçmişle bugün arasında bir köprü kurmaktır.

Bugün bize düşen görev, geçmişin bütün kelimelerini olduğu gibi bugüne taşımak değil; onların taşıdığı anlamı, inceliği ve kültürel mirası anlayabilmektir.

Belki de zaman zaman sözlüklerin tozlu sayfalarını açmalı, büyüklerimizin kullandığı kelimeleri yeniden sormalı ve “Bu ne demek?” diye merak etmeliyiz.

Çünkü bazen kaybolduğunu düşündüğümüz şey bir kelime değil, kendimizden bir parçadır.

Türkçenin kelimeleri arasında dolaşırken aslında kendi kültürümüzün sokaklarında yürürüz.

Ve belki bugün yeniden keşfetmemiz gereken en kıymetli hazine, sandığımız kadar uzakta değildir.

Bir sözlük sayfasında, eski bir şiirin mısrasında veya büyüklerimizin hafızasında bizi beklemektedir.

Gazeteci Yazar Şeyda GÖKTEN