İnsan hayatı boyunca yol arar. Kimi aklına güvenir, kimi kalabalıklara, kimi makam ve mevkiye, kimi de kendi arzularına…

Fakat Allah, kuluna yolunu belirsiz bırakmamıştır.

Kur’an şöyle buyurur:

“Sonra seni de bu konuda ilâhî vahye dayalı bir yola koyduk. Onu izle, bilmeyenlerin arzularına uyma!” (Câsiye, 45/18)

Bu ayet, aslında bütün hayatımızı ilgilendiren büyük bir hakikati ortaya koyuyor:

Hak, insanların arzularına göre şekillenmez; insanlar hakka göre şekillenmelidir.

Bugün en büyük problemlerimizden biri, vahyi hayatımıza hâkim kılmak yerine hayatımızı kendi arzularımıza göre şekillendirmeye çalışmamızdır.

İşimize geldiğinde ayeti hatırlıyor, işimize gelmediğinde görmezden geliyoruz.

Hoşumuza giden hükmü alıyor, nefsimize ağır geleni erteliyoruz.

Oysa iman, sadece Allah’ın emirlerini beğendiğimiz zaman kabul etmek değildir. İman, Allah’ın hükmünü kendi arzumuzun üzerinde tutabilmektir.

Çünkü insanın arzusu değişir.

Bugün doğru dediğine yarın yanlış diyebilir.

Bugün savunduğunu yarın terk edebilir.

Ama Allah’ın hakikati, insanın değişken heveslerine göre değişmez.

Ayette hemen ardından çok ciddi bir uyarı gelir:

“Bilmeyenlerin arzularına uyma!”

Buradaki mesele sadece bilgisizlik değildir. Mesele, hakikati bilmeden konuşmak; bilmediği konuda hüküm vermek; nefsinin, çevresinin, grubunun veya çıkarının peşinden gitmektir.

Bugün herkesin bir fikri var.

Herkes konuşuyor.

Herkes hüküm veriyor.

Fakat Kur’an bize başka bir ölçü öğretiyor:

Çok konuşmak haklı olmak değildir. Kalabalık olmak haklı olmak değildir. Güçlü olmak haklı olmak değildir. Haklılığın ölçüsü vahiydir.

İşte bu yüzden Müslüman, kendisine şu soruyu sormalıdır:

“Ben Allah’ın istediği gibi mi yaşıyorum, yoksa Allah’ın dinini kendi istediğim gibi mi yorumluyorum?”

Aradaki fark, insanın bütün hayatını değiştirir.

Çünkü Allah ayetin devamında şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar.”

Demek ki insan, hakikatten uzaklaşırken arkasına kimleri aldığının fazla bir anlamı yoktur.

Bir grubun desteği…

Bir cemaatin alkışı…

Bir siyasi yapının gücü…

Bir makamın itibarı…

Bir toplumun baskısı…

Hiçbiri Allah’ın huzurunda insana kurtuluş garantisi vermez.

İnsan bazen kalabalıkların içinde yalnız kalabilir; fakat hakikatin yanında yalnız görünse bile aslında Allah’ın yardımına yakındır.

Kur’an bu hakikati başka bir yerde şöyle ifade eder:

“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.” (En‘âm, 6/116)

Demek ki ölçümüz çoğunluk değil, hak olmalıdır.

Ve ayet çok daha umut verici bir kapı açar:

“Haktan sapanlar birbirlerinin dostları ve koruyucularıdır; Allah da itaatsizlikten sakınanların dostudur.”

İşte asıl mesele burada düğümleniyor.

İnsan kimi dost ediniyor?

Kimin yanında duruyor?

Kimin ölçülerini benimsiyor?

Kimin sözünü hakikatin önüne geçiriyor?

Çünkü dostluk sadece birlikte oturup kalkmak değildir. Dostluk, zamanla insanın düşüncesini, ahlakını ve istikametini de şekillendirir.

Bu nedenle mümin, kendisine sürekli nefsini hatırlatan değil, Allah’ı hatırlatan insanlarla yol yürümelidir.

Kendisine yanlış yaptığında “Sen haklısın” diyen değil, “Burada yanlış yapıyorsun” diyebilen dostlara ihtiyacı vardır.

Çünkü gerçek dost, nefsimizi okşayan değil; bizi hakikate yaklaştırandır.

Bugün hepimizin yeniden dönüp düşünmesi gereken mesele budur:

Biz vahyin peşinden mi gidiyoruz, yoksa vahyi kendi arzularımıza mı uydurmaya çalışıyoruz?

Eğer ölçümüz Allah’ın kitabı ve Peygamberimizin sünnetiyse, yolumuz bellidir.

Ama ölçümüz nefis, çıkar, taassup, makam, grup ve kalabalıklarsa; o zaman ne kadar güzel söz söylersek söyleyelim istikameti kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Unutmayalım:

Vahiy, bizim arzularımıza hizmet etmek için gelmedi. Biz, vahyin gösterdiği yolda yürümek için varız.

Çünkü kurtuluş, insanların hoşnutluğunu kazanmakta değil; Allah’ın rızasını kazanmaktadır.

Ve Allah’ın rızasına giden yol, nefsin istediği her şeyden değil, vahyin gösterdiği istikametten geçer.