Tarihin paslı mekanik saati, insanoğlunu en derinden sarsacak eşikleri daima sağır edici gürültülerin arkasına gizleyerek aşıyor.
Bugün başımızı gökyüzüne çevirdiğimizde füzelerin zift rengi dumanını, yere indirdiğimizde ise küresel ekonomik sarsıntıların soframıza vuran gölgesini görüyoruz. İçeriye baktığımızda ise enerjimizi tüketen, ufkumuzu daraltan gündelik polemiklerin ve kısır çekişmelerin girdabında yoruluyoruz. Ancak bizler gözlerimizi bu gürültüye dikmişken, asıl büyük fay hattı sessiz sedasız, hiç beklemediğimiz bir cephede kırılıyor. İnsanlık tarihinin 300 bin yıllık o en mahrem, en aşılmaz kalesi; zihnin o dokunulmaz zırhı olan "kafatası" deliniyor.
Bir süredir zeka, sermaye ve güç, alışık olduğumuz sınırların dışına çıkarak bambaşka bir mecraya akıyor. Bizler yapay zekayı hâlâ metin yazan, bize asistanlık yapan uysal bir yazılım zannederken; o çoktan hafızası olan, cüzdan taşıyan, saniyeler içinde kararlar alıp fiziksel dünyaya müdahale eden "icracı" bir faile dönüştü.
Bu sıradan bir teknolojik sıçrama değil. Zeka artık insan için "tavsiye" üreten bir araç olmaktan çıkıp, kendi hedefleri doğrultusunda inisiyatif kullanan bağımsız bir karar mekanizmasına evriliyor. Algoritmaların kendi aralarında anlaştığı, makinelerin otonom kararlar aldığı bu yeni evrede, insanın o kutsal iç dünyası ve iradesi görülmemiş bir kuşatma altında.
İşte asıl trajedi tam da burada, bu sarsıcı "büyük kopuş" anında başlıyor. Yeni dünyayı inşa edenler insanın zihinsel sınırlarını aşarken; bizler içeride birbirimizi yıpratan kısır çekişmelerin yankı odalarında boğuluyor, inşa edilen otonom geleceğin haritalarından bütünüyle silinme tehlikesiyle baş başa kalıyoruz.
Sınır ötesindeki füzelerden çok daha sinsi ve kalıcı olan bu zihin işgali karşısında, iç cephemizi tahkim etmek artık siyasi bir tercih değil, ertelenemez bir beka meselesidir. Oysa sahte bir ışıltı sadece göz alır ama ancak sahici bir ateş içimizi ısıtabilir. Ufukta beliren bu devasa otonom dalgaya karşı, günlük siyasetin sığ sularında birbirimizi boğmak yerine, omuz omuza verip devletimizin zihinsel ve fiziksel hudutlarını korumanın yollarını aramalıyız. Önümüzdeki on yılın asıl büyük uçurumu sağcılar ile solcular arasında olmayacak. Asıl sınamamız; bu yeni sistemleri tasarlayan kurucu iradeler ile o algoritmaların ürettiği sonuçların altında ezilenler arasında olacak.
Bu acımasız otonom çağda ayakta kalabilmek için, makine hızına değil, fırtınanın ortasında duru kalabilme sanatına ihtiyacımız var. Japon felsefesinin o derin boşluk algısına, yani Ma felsefesine ve önyargılardan arınmış o dingin zihin haline, Mushin'e tam da bugün muhtacız.
Çünkü yapay zekanın milisaniyeler içinde verdiği tepkilere karşı insanın ve devletin yegâne üstünlüğü, "stratejik sükûneti ve derinliği" koruyabilmesidir. Felaket tellallarına kapılmadan ihtimalleri serinkanlılıkla ölçmek, asıl devlet aklıdır. Bunun en canlı delilini uzağa gitmeden, hemen yanı başımızda görebiliriz. Tüm dünya İran'daki füzelerin gürültüsüne kilitlenmişken; Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'a F-16'ları ve hava savunma sistemlerini indirmesi tam bir Mushin halidir. Gündemin kargaşasına kapılmadan, bağırıp çağırmadan atılan bu stratejik hamle, sükûnetin ve öngörünün gücünü gösteren kusursuz bir olasılık mühendisliğidir.
Dünya algoritmaların soğuk aklına doğru hızla sürüklenirken, bizim sığınacağımız tek bir liman, ellerimizi birleştireceğimiz tek bir çatımız var: Tesanüt. Yani dayanışma.
İç cephede birbirimizi ötekileştirmek, yaklaşan bu makineleşmiş yeni dünyada hepimizi eksiltmekten başka bir işe yaramayacaktır. Siyasi arenada farklı düşünebiliriz; ama kendi medeniyet tasavvurumuzu bu dijital fırtınanın ortasında sarsılmaz bir kale gibi inşa edebilmek için omuz omuza durmaya mecburuz.
Zira içindeki o sükûneti koruyamayanlar, algoritmaların soğuk gürültüsünde yitip gitmeye mahkumdur. Bizlere düşen; başkalarının yazdığı algoritmaların satır aralarında kaybolmak değil, kendi medeniyetimizin köklü hakikatini bu yeni çağa sarsılmaz bir iradeyle taşımaktır.