Yakın zamanda dile getirilen, "Eğer bir ülkenin buna mukabele edecek, buna karşı koyacak imkânı yoksa direnmenin ne anlamı var?" minvalindeki yaklaşım yüzeyde rasyonel, hatta realist bir dış politika önerisi gibi görünse de, derinlemesine ele alındığında tarihsel tecrübeyle çelişki barındırmaktadır. Bu yaklaşım, en iyimser ifadeyle, mücadeleyi yalnızca güç dengeleri üzerinden okuyan insan iradesini, inancı ve direniş ruhunu ikinci plana iten eksik bir bakış açısıdır.
Bu eksikliğin ne anlama geldiğini görmek için dönüp yeniden 18 Mart Çanakkale Zaferi’ne bakmak gerekir. Çünkü Çanakkale, yalnızca bir savaş değil "imkân yoksa direnmenin anlamı nedir?" sorusuna verilmiş en sahici, en somut ve en sarsıcı cevaptır.
Çanakkale cephesinde tablo açıktı. Dünyanın en güçlü donanmaları, en modern silahları, en donanımlı orduları bir araya gelmişti. Karşılarında ise yorgun, yoksul, imkânsızlıklar içinde kıvranan bir millet vardı. Cephaneler sınırlıydı, lojistik imkânlar zayıftı, askerlerin çoğu yeterli eğitimden yoksundu. Hatta kimi zaman cephedeki askerlerimizin ayağında ayakkabı bile yoktu.
Eğer mücadele yalnızca teknik kapasiteyle, ekonomik güçle, askerî donanımla belirleniyor olsaydı, Çanakkale çok kısa sürede geçilir, tarih bambaşka bir yönde akardı.
Ama öyle olmadı.
Çünkü Çanakkale’de belirleyici olan şey imkân değil, imandı.
15'liler vardı. Tokat’tan, Anadolu’nun dört bir yanından kopup gelen, daha hayatın başında cepheye yürüyen gençler. Onların geride bıraktığı ağıtlar, bir milletin evlatlarını nasıl bir inançla ölüme uğurladığının en derin ifadesidir.
Tıbbiyeliler vardı. İnsan hayatını kurtarmak için yetişen gençler, o gün kendi hayatlarını ortaya koyarak bir milletin hayatını kurtarmayı tercih ettiler.
Kara Fatma vardı.
Nene Hatun vardı.
Onlar geri dönmeyi değil, geride bir vatan bırakmayı düşündüler.
Çanakkale’de savaşanlar "imkânımız yok" diyerek geri çekilseydi ne olurdu?
Cevap basit. Bugün konuştuğumuz hiçbir şey var olmazdı. Allahualem.
Demek ki mesele imkân meselesi değildir.
Mesele, bir milletin neyi göze alabildiğidir.
Çanakkale’de bu millet, yok olmayı göze aldı ama teslim olmayı asla göze almadı.
Bu tarihsel hakikat yalnızca geçmişe ait bir hatıra değildir bugünü anlamanın da anahtarıdır.
Bugün İran üzerinden yürüyen tartışmalar, aslında aynı sorunun modern bir versiyonudur. Bir devlet, kendisine yönelen tehditler karşısında yalnızca sahip olduğu askeri kapasiteye bakarak mı karar verir, yoksa varlık iradesini merkeze alarak mı hareket eder?
İran’ın bulunduğu coğrafya yalnızca kara sınırlarıyla değil, stratejik geçiş noktalarıyla da belirleyicidir. Bu noktaların en kritiklerinden biri Hürmüz Boğazı’dır.
Hürmüz, bugün küresel enerji akışının kalbidir. Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü bu dar su yolundan geçmektedir. Bu yönüyle Hürmüz, sadece bir coğrafi geçit değil küresel sistemin kilit noktalarından biridir.
Dün Çanakkale Boğazı ne ise, bugün Hürmüz odur.
Çanakkale, bir imparatorluğun kalbine açılan kapıydı.
Hürmüz ise küresel ekonominin damarlarından biridir.
Çanakkale geçilseydi İstanbul düşecekti.
Hürmüz kontrol altına alınsa, yalnızca bir ülke değil, bölgesel dengelerin tamamı değişecektir.
Bu yüzden mesele sadece askeri güç değildir.
Mesele, o gücü hangi iradeyle kullandığınızdır.
Bugün "imkân yoksa direnmeyin" yaklaşımı, tarihin ruhunu ıskalayan bir yaklaşımdır. Çünkü tarih bize şunu öğretir. Bazı mücadeleler vardır ki, onları kazanmak için değil, kaybetmemek için verirsiniz.
Bu tür mücadelelerde hesap değişir.
Artık mesele kazanmak değil, yok olmamaktır.
İran yıllardır kendisine yönelen baskılarla karşı karşıyadır. Suikastlar, sabotajlar, doğrudan ya da dolaylı saldırılar. Devletin en üst düzey isimlerinin hedef alınmasına kadar uzanan bir süreç yaşandı. Buna rağmen uzun süre doğrudan çatışmadan kaçınan, denge politikası izleyen bir yaklaşım gördük.
Ancak bazı anlar vardır ki, artık geri çekilmek mümkün değildir.
Çünkü geri çekilmek, sadece bir adım geri gitmek değil bütün varlığınızı riske atmaktır.
İşte bu noktada "imkânım var mı?" sorusu anlamını yitirir.
Teslim olursam ne kalır?
Hiçbir şey.
Mesele bir varlık iradesidir.
Çanakkale’de bu vardı.
Anadolu’nun işgal yıllarında bu vardı.
Bugün de aynı yerden bakmadan bu mücadeleleri anlamak mümkün değildir.
Bir millet ya da bir devlet, varlık mücadelesine girdiğinde elindeki imkânlara bakarak karar vermez. Neyi göze alabildiğine bakar.
Eğer yok olmayı göze alıyorsa, artık onu durduracak bir güç yoktur.
İman varsa imkân vardır.
Çanakkale, yalnızca bir zafer değil bir milletin esarete boyun eğmeyeceğini tüm dünyaya ilan ettiği tarihi bir irade beyanıdır.
İmkânsız denilen şartlar altında, vatan toprağını canından aziz bilen kahraman ecdadımız inancı, cesareti ve fedakârlığıyla bu toprakların hür kalacağını göstermiştir.
18 Mart Çanakkale Zaferi’nin yıl dönümünde vatan uğruna canlarını feda eden tüm aziz şehitlerimizi rahmet, yâd ediyorum.