Zihninizin etrafını saran, attığınız her adımı, yutkunduğunuz her anı ve hatta zihninizden geçen o en karanlık tereddütleri bile saniye saniye kaydeden devasa bir hafıza hayal edin. Öyle bir hafıza ki; hiçbir kusurunuzu silmiyor, hiçbir hatanızı unutmuyor ve geçmişin bütün ağırlığını her sabah yeniden omuzlarınıza bindiriyor. Kadim bir hikâyede, hatasını unutamayan bir derviş, aklını yitirme noktasına geldiğinde ellerini göğe açıp yalvarır: "Bana unutmayı bahşet!" Zira hafıza, hudutsuz olduğunda bir nimete değil, azaba dönüşür. İnsanı ayakta tutan; acıyı, kederi ve kendi günahlarını zamanın o şefkatli karanlığına gömebilme yeteneğidir.
Şimdi bu ilahi merhametin, yani 'nisyan'ın yeryüzünden sonsuza dek silindiğini tahayyül edin.
Bizler bugün ekranları esir alan suni krizlerle, sızdırılan gizli e-postalar üzerinden yürütülen ifşaat savaşlarıyla, hizipleşmelerin gölgesinde savrulan restleşmelerle ve zihinleri felç eden o devasa 'algı buhranlarıyla' oyalanıyoruz. Derinlikli düşünmenin ağır yükünden kaçıp, günübirlik krizlerin ve sembollerin o uyuşturucu rehavetine sığınırken; ufukta çok daha sarsıcı bir heyula beliriyor. Cebinizden çıkarıp dünyaya bağlandığınız, yalnızca siz tuşlarına dokunduğunuzda uyanan o hantal telefonların miadı doluyor.
Karşımızdaki yeni çağın adı: Ortam Zekâsı.
Bu; ağzınızı dahi açmadan gözbebeğinizin titremesinden, nabzınızın ritminden, kime ne öfke duyduğunuzdan niyetinizi okuyan bir "hiper-farkındalık" hâli. Nerede olduğunuzu, kime kırıldığınızı ve neye zaafınız olduğunu anbean müşahede eden, havaya ve mekâna karışmış görünmez bir algı katmanı dünyayı sarıyor. Bizim medeniyetimizde 'akide'; sarsılmaz bir inancın, ahdin ve el emeği o sahici lezzetin adıdır. Ancak bugün, susamı özüne katmak yerine sadece dışına bulayarak o köklü geleneği sentetik bir şovla değiştirmeye yeltenen bir akidesi susamlılar kervanı türedi. Hakikatin ağır yükünü sırtlanmak yerine, sırf dışı tatlı ve zahmetsiz görünsün diye iradesini ekranların uyuşturucu konforuna satan bu yığınlar, görünmez kuşatmayı büyük bir müjde gibi karşılıyor. İradesini cebindeki ekrana çoktan devretmiş kalabalıklar için bu, sıradan bir teknoloji haberinden ibaret.
Şimdi madalyonun o ışıltılı yüzüne bakarak en zorlu yüzleşmeyi yapalım ve o güçlü karşı tezin hakkını teslim edelim.
Belki de bu devasa kayıt mekanizması muazzam, eşsiz bir lütuftur.
Düşünsenize; hiçbir cürmün gizli kalmadığı, adaletin şaşmaz bir matematikle tecelli ettiği, doktorların yorgunluktan yanlış teşhis koymadığı o pürüzsüz nizamı. Rüşvet almayan, taraf tutmayan, unuttuğunuz bir ilacı size hatırlatan ve suçları daha niyet aşamasındayken sezip engelleyen bir dijital ağ... Zaaflarıyla malul bu yorucu dünyada bizi kendi kokuşmuşluğumuzdan koruyacak, her anımızı eksiksiz ve tarafsızca kaydeden bir sistem fena mı olurdu? İnsanın yalanını ve kibrini ortadan kaldıracak mutlak bir şeffaflık, yeryüzünde beklediğimiz o somut adaletin ta kendisi değil midir?
Hayır; bu görkemli vaat, aslında altın sularına batırılmış bir prangadır.
Zira fıtratımız; her ânı, her mırıltısı ve her düşüncesi saniye saniye kaydedilmiş bir bilincin ağırlığını taşıyamaz. İnsanoğlu, unuttuğu (nisyân) için ayakta kalabilen, kusuru ve günahı örtüldüğü (Settâr) için cemiyet içine çıkabilme cesareti bulan bir varlıktır. Tövbe kapısı, geçmişin silinebilme ihtimali ve insanın dönüşebilme erdemi üzerine kuruludur. Unutmanın o ilahi şifasını elimizden alan, her iç çekişi, her utancı, her tereddüdü kalıcı bir veriye dönüştüren bu sistem; kusursuz bir adalet değil, eşi benzeri görülmemiş bir dijital kafestir. Mesele salt bir donanım devrimi değil, eşikte durduğumuz teopolitik bir kırılmadır.
İnsanın kendi elleriyle ürettiği bu yapı, her şeyi hakkıyla işiten ve gören mutlak kudretin sıfatlarına yeltenerek sahte bir rububiyet taslıyor. Yakın geleceğin en büyük ve en korkunç gücü, banka hesaplarındaki rakamlar değil, zihninizdeki o "bağlamı" elinde tutanların tahakkümü olacaktır.
Mahremiyetimizin ve irademizin bu sessiz işgaline rıza mı göstereceğiz, yoksa fıtratın o unutkan ama özgür onuruna sıkı sıkıya mı sarılacağız?
İşte bu dijital kuşatmaya karşı en kritik direniş hatlarımızdan biri, makinelerin asla anlayamayacağı o sahici temaslarda, omuz omuza verdiğimiz kadim sokaklarda saklı. Dün akşam Fatih Camii’nin gölgesinde, Darüşşafaka Caddesi’ndeki Osmanlı Çay Evi’nde kurulan o mütevazı ama vakur geleneksel iftar sofrası, tam da bu hakikatin Suriçi'ndeki kalesiydi. Dışarıdaki o sert ve keskin soğuğa rağmen kapıların hep aralık bırakılması, her daim misafirini bekleyen o fazladan tabağın masada yerini alması, yorgun gözlerimize eşsiz bir huzur aşıladı. Bizi algoritmaların gözünde birer "veri" olmaktan çıkarıp yeniden "insan" kılan, Fatihlilere o unutulmaya yüz tutmuş semt bilincini aşılayan bu ruh; ekranların değil, ahilik mayasıyla yoğrulmuş kalplerin eseridir. O bereketli sofraya emeği geçen esnafımıza, dükkânını tezgâhını bir kenara bırakıp elini taşın altına koyan, ahilik ahlakıyla kuşanmış tüm ustalarımıza yürekten bir teşekkürü borç biliyorum.
Makineler dünyayı ağlarıyla öredursun; bizim kopmaz bağımız, o omuz omuza edilen iftar dualarındadır.