İslam’ın evren ve insana yaklaşımlarında baştan beri açıklayıcı olan iki kavram vardır. Bunlar; Hak ve batıldır. Hak(ikat) bir şeyin tabiatı, mahiyeti ve aslına uygunluğunu ifade ederken, batıl mahiyet ve tabiatı itibarıyla çarpıtılmış, hakikatle uyuşmayan durumlara tekabül etmektedir. Hakikat tabiatı itibarıyla temerküz ederken, batıl kendisini ancak güce dayalı olarak dayatır ve hakikati saptırmaya çalışır.

Hak(lar) hakikatten kaynaklanır. Bir başka deyişle, bir şeyin bir kimsenin hakkı olduğunu söylediğimizde, o şeyin tabiatı itibarıyla ona aitliğini belirtmiş olmaktayız bir anlamda. Batı düşünce tarihinde insan hakları felsefesini düşündüğümüzde hakların kaynağı olabilecek iki unsur belirtilir. Birincisi; tabii hukuktur diğeri ise pozitif hukuktur. Batı’da tabii hukuk tartışmalarının içeriğine baktığımızda hukuk normlarının ve ileri düzeyde pozitif hukuk kurallarının kendisinden çıkarılabileceği temel ilkeler olarak görüldüğünü anlamaktayız.

Esasen pozitif hukuk farklı zamanlardaki sorunlarda hakların nasıl verileceğine dair hakların belirlenmesinde detayları vermekle birlikte, bunun ilk kaynağının hakikatle ilintisini belirtmek lazımdır. Kutsal kitaplar da hakikat konusuna odaklanarak ve adaleti esas alarak bu hakların belirlenmesine atıfta bulunurlar.

İnsanlık tarihi islam açısından Hak(ikat) ve batılın mücadelesi şeklinde okunmaktadır. İslam bu hakikati insanlığa farklı zamanlarda peygamberler aracılığıyla ve kutsal kitaplar üzerinden deklare ederler. Fakat insanlık tarihi gözden geçirildiğinde, batılın farklı şekillerde hakikatin üzerini örterek, hakikati çarpıtarak toplumlara egemen olduğunu görmekteyiz. İnsanları kendi hallerine bıraktığımızda diğerleri üzerinde egemenlik kurmak, sömürmek, daha fazlasına sahip olmak için hakikate batıl süsü vermek gibi yollara başvurduğunu görmekteyiz. Bu durum insanlık tarihinin neredeyse evrensel bir gerçekliğidir.

Burada üzerinde durmamız gereken problem; bugün postmodern durumda tezahürlerini daha sıkı biçimde izleyebileceğimiz hakikatin parçalanması ve çarpıtılması meselesidir. Hak ve batıl tanınır bir şekilde durdukları taktirde, hakikatin belirgin bir biçimde tercih edilebileceğine dair inancımızı koruyabiliriz. Fakat batıl farklı şekillerde hakikat kisvesine büründürüldüğünde toplumların kandırılması ve manipülasyonu daha kolay bir şekilde gerçekleştirilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de geçen iki âyet bu evrensel probleme şu ifadelerle değinmektedir. “Bildiğiniz halde hakkı batılla karıştırmayın, hakikati gizlemeyin” (2/Bakara, 42) “Ey Ehl-i Kitap! Bildiğiniz halde hakkı batıla karıştırıyor ve hakikati gizliyorsunuz?” (3/Âl-i İmran, 71) Her iki âyette de “telbisü” ifadesi geçmektedir ki, bunu şu şekilde de tercüme edebiliriz: Niçin batıla hakikat elbisesi giydiriyorsunuz?” Yani sureti haktan göstererek batılı pazarlıyorsunuz. Âyette değinilmesi gereken iki mevzu daha vardır. İlki, batıla hakikat süsünün verilmesi hakikatin gizlenmesi durumuyla birlikte verilmektedir. Yani her halükarda hakikat geri çektirilmekte ve batıl egemen kılınmak istenmektedir. İkincisi de, “bildiğiniz halde” derken bunun bilinçli bir eylem olarak yapılması eleştirilmektedir.

Burada konuyla ilgili iki aktüel duruma işaret edebiliriz. Birincisi, insanlar sürekli hakların yenmesinden bahsetmektedirler. Aslında bu şikayeti herkes kendi dürüstlüğüyle birlikte değerlendirmelidir. Toplumlarda hakikatsizliğin devam etmesi, orada yaşayan insanların bir şekilde ona kalım hakkı vermesi sebebiyledir. Dolayısıyla önce herkes kendisini düzeltmelidir.

İkincisi, postmodern dünyanın özellikle iletişim araçları üzerinden hakikati daha kolaylıkla çarpıtması, yeni gerçeklikler yaratması ve dünya insanını bu trendler peşinde koşturmasıdır. Tam da bu sebeple “hakikat sonrası” ve “hakikatin parçalanması” kavramlarını özellikle önermektedir.