Yine “insan” meselesinin iyice karmaşıklaştığı ve gözden düşürüldüğü bir fetret dönemine denk geldi. Şairlerin sustuğu, düşüncenin donuklaştığı, aşkın sönükleştiği, çürümeye yüz tutmuş bu buhran çağında oturup bir muhasebe yapabilecek miyiz bilmiyorum.

PowerPoint sunumlarıyla enkaz altında kalmış Gazze’de akıllı şehirler inşa edeceklerini söyleyen küresel elitlerin, içinde Gazze geçmeyen barış planlarının Müslümanları heyecanlandığı bir dönemde hangi muhasebeden bahsediyorum onu da bilmiyorum.

Böylesi korkunç bir bulanıklığın içerisinde bizi ne teskin eder artık bilemiyorum. Bu denli büyük acıların yaşandığı dünyada sevmeye değer ne kaldı? Her şey aleyhimize işliyor.

Her şeye rağmen, “Ümit etmek bir köle meziyetidir” diyen Emil Cioran’a katılmıyorum. Belki de o gönüllü birer kölelere dönüştüğümüzü söylemek istedi.

Böylesi bir ruh halinde insanın ümit etmeye bile mecali kalmıyor. Fakat ben yalnız oluşumuzu merkeze koyarak bunun üstesinden gelmeye çalışacağım.

Madem Ramazan bir sükûnet ve yavaşlama ayı. Mademki bu ayda kendimizi muhatap alacağız ve bir iç hesaplaşma yaşayacağız. İşte bunu ancak “yalnız insanlar” becerebilir.

Hem yalnızlık; ahlaki çürümüşlüğün, zihin karmaşasının, bilinç bulanıklığının, şöhret ve para düşkünlüğünün, hazzın, hırsın ve kibrin, duyuların esiri olmuş bedenin, dünyaya tutuklu ve tutkulu beyinlerin karşısında bir meydan okuma değil midir?

Ötelerin ötesine duyulan iştiyak, kabına sığamama hali, vicdanların kabardığı, bayağı bir yaşamın esiri olmama durumu, içe doğru yapılan bir seyahat ve her an açılmasını dilediğimiz o kapı değil midir?

Abarttığımı düşünmeyin lütfen.

Şayet ümitli olmak için bir fırsat istiyorsak Allah’tan, bu kalbi kırık, buruk, yalnız insanların başarabileceği bir durumdur.

Kendinden uzaklaşmanın, tuzakların, menfaatperestliğin kol gezdiği, ahlakın bozulduğu bu korkunç çağda yalnız kalmak bir erdemdir. Onu demek istiyorum.

“Kısa sürede bir diğerini yıkarak ayakta kalınan tuhaf bir düzen inşa ettik. Bu düzende ahlaka, erdeme, vicdana, merhamete, muhabbete, insana yer yok…” demiştim bir yazımda.

Zira insanın başlı başına bir değer olduğu gerçeğinden uzak, küçük, gündelik, güdülenmiş bir yaşam tarzının esiri haline geldik. Aynı cümleleri tekrar ediyoruz. Aynı fikirlerin üzerinde tepinip duruyoruz.

Hiçbir arınma yok, zihni tazeleme yetisini kaybedeli çok oldu.

Çok çabuk tüketiyoruz. İnsanı atlayarak geçiyoruz hayatın üzerinden. İnsan oluşumuza dair elimizde kayada değer bir şey yok. İçe dokunur hiçbir samimiyet kalmadı.

Sorularımız var ancak cevaplardan kaçıyoruz. Bu yüzdendir ki kendini bilme kanallarını açacak yeni bir zihin dünyası inşa edemiyoruz.

Elemi biz yapıştırdık kendimize, kendi ellerimizle… Alnımıza iliştirdikleri etiketlerle dolaşan et yığınlarına döndürdüler bizi.

Öyle ki sükûnetle, acelesiz ve insana yaraşır bir olgunlukla atamıyoruz adımlarımızı… Hayatın karışıklığını aklıselim ve duru bir zihinle çözme basireti gösteremeyeceksek ne diye yaşıyoruz bu dünyada?

Meselelerimize “önce ahlak, erdem, vicdan ve insan diyerek” yaklaşamıyorsak bu karmaşıklık bizi boğmaz mı?

Boğulmak istemiyorsak eğer Ramazan bir fırsat olarak duruyor önümüzde. Dünyanın tüm mazlum insanları için yüreğinizin titreyeceği ender bir fırsat bu.

Arınmanın, tazelenmenin, zihni yeniden inşa etmenin, güdülerin esiri olmaktan kurtulmanın ve sadece Allah’a teslimiyetin yollarını aralayacağımız büyük bir fırsat.

İnsan ancak o zaman özgürleşir ve bağımsız bir dünya inşa eder kendine.

Ruhu olan, ruhunun gözleriyle gören, insana insan nazarıyla bakan, derinliği, içtenliği, bilgeliği bir ışık gibi etrafı aydınlatan, olgun, şahsiyet sahibi, aklıselim insanlar olmak dileğiyle…