Bizim köyde Mustafa Dayı vardı.
Tüccardı. Mal tüccarı… İnek, dana, koyun, sığır alır, satar, pazarlığı iyi bilirdi. Zekiydi, kurnazdı.
Bizim oralarda cumartesi günleri Çamlıbel’de, Çiftlik’te mal pazarı kurulurdu. Mustafa Dayı da o pazarlardan eksik olmazdı.
Hep anlatılan bir hikâyesi vardı. Ben bizzat şahit olmadım ama köyde dilden dile anlatılırdı.
Mustafa Dayı, hayvanı Çiftlik’teki mal pazarına götürmeden, daha ahırdayken cebinden nakit parayı çıkarırmış. Mesela 100 bin lirayı hayvanın karşısına geçip gösterirmiş. Hayvan da karşısında duran parayı görmüş olurmuş.
Sonra hayvanı pazara götürür, müşteri gelir, pazarlık başlarmış.
“Bu hayvan kaç para?”
“100 bin.”
“90 bin eder.”
“Vallahi de billahi de bu hayvan 100 bin lirayı gördü.”
Yalan mı?
Hayır.
Hayvan gerçekten 100 bin lirayı görmüş.
Hukuken de baktığınızda ortada açık bir yalan yok.
Dışarıdan bakan biri için “Adam yemin ediyor, söylediği de doğru” diyebilir.
Ama karşısındakini aldatıyor mu?
Evet.
İşte mesele tam da burada.
İnsan bazen söylediği cümleyi kendi içinde doğru kurar, işi kitabına uydurur, hatta söylediğinin arkasında durur. Fakat bütün bunlara rağmen karşısındakini yanıltabilir.
Mustafa Dayı’nın yaptığı da aslında bize bunu anlatıyor.
Mesele yalnızca yalan söylememek değil.
Mesele, doğruyu söylerken bile insanı aldatacak bir hesap kurmamak.
Kur’an’ın ölçü ve tartı konusunda uyarısı da çok açık.
“Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline!” (Mutaffifin suresi)
Ardından, kendileri alırken tam ölçen, başkasına verirken eksiltenlerden söz eder.
Demek ki mesele sadece terazide yapılan hile değildir. Mesele, kendine başka, başkasına başka ölçü kullanmaktır.
Mustafa Dayı hakkında anlatılan bir başka hikâye daha vardı.
Anadolu köylerinde ve kırsal kültürde “biz”, genellikle el yapımı, sert ve sivri uçlu bir delme aracıdır. Ayakkabı ve çarık yapımında deriyi delmek, semercilikte kalın kumaş ve derileri delmek, çuval ve dikim işlerinde delik açmak; kimi zaman da ağaç işlerinde kullanılacak yeri önceden işaretlemek için kullanılır.
Mustafa Dayı da ceketinin içine böyle bir “biz” koyup pazara gidermiş.
Pazarlık kızışınca elini ceketinin içine götürüp:
“Vallahi de billahi de vebali bizim boynumuza…”
derken eliyle o “bizi” gösterirmiş.
Karşısındaki de adam yemin ediyor zanneder.
Oysa elinin altında başka bir hesap vardır.
Buradan sonra mesele artık pazardan çıkıyor.
Asıl soru şu:
İnsan, kimsenin görmediği yerde de kendisine karşı dürüst kalabiliyor mu?
Herkesin gördüğü yerde dürüst olmak kolaydır.
İnsanların gözünün önünde doğruyu söylemek, kurallara uymak, emanete sahip çıkmak elbette kıymetlidir.
Ama asıl imtihan karanlıkta başlar.
Kimsenin görmediği, bilmediği, hesap sormadığı yerde ne yapıyoruz?
Bununla ilgili medrese eğitimi üzerine anlatılan güzel bir hikâye vardır.
Bir hoca, ders vermek üzere talebelerini toplar. Her birine birer tavuk verir ve,
“Bunu hiç kimsenin görmediği, karanlık bir yerde kesin ve bana getirin.”
der.
Çocuklar dağılır.
Biri bir ağacın arkasına saklanır. Etrafına bakar, kimse yoktur.
Bir diğeri bir binanın tenha bir köşesine girer. Sağını solunu kontrol eder, kimse görmüyordur.
Bir başkası daha uzak, daha kuytu bir yer bulur.
Hepsi tavuğu kesip geri gelir.
Fakat çocuklardan biri elinde tavukla geri döner.
Hoca sorar:
“Evladım, sen niye kesmedin?”
Çocuk cevap verir:
“Hocam, Allah’ın görmediği ve bilmediği bir yer yok ki. Siz kimsenin görmediği bir yerde kes demiştiniz. Ben baktım, Allah’ın görmediği bir yer bulamadım.”
Hoca da:
“Aferin evladım.”
der.
Belki hikâyenin en önemli tarafı da burasıdır.
İnsanlardan saklanabilirsiniz.
Kuralın boşluğunu bulabilirsiniz.
Söylediğiniz cümleyi teknik olarak doğru kurabilirsiniz.
Hatta yaptığınız işi kitabına bile uydurabilirsiniz.
Ama Allah’tan saklanamazsınız.
Çünkü kulluk, insanların gördüğü yerde nasıl davrandığınızdan ibaret değildir.
Asıl kulluk, kimsenin görmediği yerde de Allah’ın gördüğünü unutmamaktır.
Bir de anlatılan başka bir hikâye vardır.
Hoca kürsüye çıkmış, cemaate vaaz ediyor:
“Ey cemaat! Çoluğunuza çocuğunuza sahip çıkın. Böyle giyinmesinler, şöyle yapmasınlar. Evlatlarınıza dikkat edin.”
Cemaatten biri dayanamayıp:
“Hocam, sizin kendi torununuz, kendi kızınız sokakta böyle geziyor.”
deyince hoca bir anda:
“Ona da yakışıyor, zıkkım olasıca!”
demiş.
İşte mesele tam da bu.
Başkasına gelince başka, kendisine gelince başka ölçü.
Ahlak, başkasına söylediğimiz söz değil, aynı söz kendimize dokunduğunda da arkasında durabilmektir.
Gerçek adil şahitlik, "sana da kıyak geçeriz, seni de önceleriz” demek değildir.
Gerçek adalet, gerçek liderlik ve gerçek yöneticilik, ağırlığını, makamını, ilişkilerini ve bütün benliğini hakikatin yanına koyabilmektir.
Hakikat kimin yanında olursa olsun, onun yanında durabilmektir.
Çünkü adalet, yakınına başka, başkasına başka ölçü koymak değildir.
Şimdi bazı okurlarım bana soruyor:
“Niye sürekli bu minvalde yazılar yazıyorsun?”
Çünkü sur buradan açıldı, gedik buradan açıldı.
Mesele sadece pazarda hayvan alıp satmak değil.
İmza da emanettir.
Yetki de emanettir.
Makam da emanettir.
Bize verilen sorumluluk da emanettir.
Ama bazen insan kendisine verilen yetkiyi şahsi gücü zannediyor.
Bir yere müdür olunca orayı babasının mülkü sanıyor.
Amir olunca insanlara babasının çalışanı gibi davranıyor.
Sorumlu olunca kendisine emanet edilen imkânları kendi malı zannediyor.
Oysa makam senin değil.
İmza senin değil.
Yetki senin değil.
Bunların hepsi sana emanet.
İslam bize doğruluğu, adaleti, hakkaniyeti ve emanete sadakati emrediyor. Aldatmayı, hileyi, kul hakkını ve emanete ihaneti kabul etmiyor.
Bu yüzden mesele sadece Mustafa Dayı değil.
Mesele bizim meselemiz.
İsmin Mustafa olmuş, Mehmet olmuş, Abdullah olmuş fark etmez.
Hacca gitmişsin, çevrende muteber bilinmişsin, makam sahibi olmuşsun… Bunların hiçbiri insana tek başına ahlak belgesi vermez.
Adam olduktan sonra ismin ne olursa olsun.
Adam olmadıktan sonra isminin ne olduğunun bir önemi yok.
Çünkü insanın gerçek itibarı, insanların onun hakkında ne söylediğinde değil, kimse görmediğinde nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Kulluk sadece secdede değil, pazarda da belli olur.
Karanlıkta, kimsenin görmediği yerde de belli olur.
Ben bu yüzden yazıyorum.
Çünkü bu gedik kapanmadıkça başka meseleleri konuşmanın da çok anlamı yok.
Sur buradan açıldı.
O halde önce burayı onarmamız gerekiyor.