Narin Güran’ın babası Arif abiyle görüntülü telefon görüşmesi yaptım. Önce sağlığını sordum, hâlini hatırını sordum. Sonra uzun uzun konuştuk. Kızından, yaşadığı acıdan, yaklaşık bir yıldır Ankara ve İstanbul arasında çaldığı kapılardan, yaşadığı kırgınlıklardan, sitemlerinden ve bugün Diyarbakır’dan Ankara’ya, Külliye’ye doğru yaptığı yürüyüşten söz etti.

Bir babanın sesine sinmiş acıyı dinledim.

Narin henüz bulunmamışken, olayın ilk günlerinde Diyarbakır’ın Tavşantepe köyüne gitmiştim. Aileyle yüz yüze görüşmüş, Narin’in kaybolduğu evin, sokağın ve köyün o günkü atmosferine yakından şahit olmuştum.

O günlerde bugün konuşulan pek çok bilgi ve iddia henüz ortada yoktu.

Bugün bu yazıyı, Narin’in hukuki sürecinden bağımsız bir yerde tutmak istiyorum. Narin daha ortada yokken, henüz bulunmamışken onun üzerinden ideolojik tepinmeler yapanlardan, Narin’in bedeni dahi bulunmamışken adres gösterenlerden, bedeni bulunduktan sonra koparılan büyük tartışmalardan ve kamuoyunda yürütülen polemiklerden bağımsız olarak yazmak istiyorum.

Çünkü Narin bütün mazlumluğu, bütün mahzunluğu ve yarım kalan çocukluğuyla bu dünyadan göçüp gitti. Geride hepimize bir şey bıraktı. Belki bir vicdan muhasebesi, belki de cevabını hep birlikte aramamız gereken ağır bir emanet.

Ben bugün, Narin’in babası Arif abiyle yaptığım görüşmenin içeriğini, onun anlattıkları ve yaşadıkları üzerinden bu yazıya taşıyacağım. Amacım bir babanın sesini duyurmaya çalışmak.

Narin benim için sıradan bir haberin adı olmadı.

Narin’in o mahzun yüzü, çocukça masumiyeti ve güleç hâli zihnimden kolay kolay silinmiyor.

O günlerde kaleme aldığım birkaç dizeyi paylaşmak istiyorum.

“Gözlerinde çocukluğun mahzun bir izi,
Yüzünde yarım kalmış bir gülüşün sızı.
Sen daha dünyayı tanımadan Narin,
Dünya taşıdı senden geriye sessizliği.”

Ortada ağır bir acı, cevap bekleyen sorular ve hukuk içinde aydınlatılması gereken bir dosya var. Hakikat neyse onun ortaya çıkmasını istemek, herkesin ortak sorumluluğu olmalı.

Bu görüşmenin yanında Narin’in ağabeyi Baran’la da görüştüm. O da ailesinin yaşadığı süreci kendi penceresinden anlattı. Anlattıkları büyük ölçüde babasının söyledikleriyle örtüşüyordu. Bu nedenle bu yazıda ağırlığı Arif abinin anlatımına veriyorum.

Arif abi yaklaşık bir yıldır Ankara ile İstanbul arasında gidip geldiğini, farklı çevrelerin ve insanların kapısını çaldığını anlatıyor. Siyasi çevrelerden gazetecilere, farklı toplumsal kesimlerden İslami camialara, patrikhaneden cemevlerine kadar birçok kişiyle görüşmüş.

Onun ifadesiyle, insani olarak çalmadığı kapı kalmamış.

Bütün bu çabanın merkezinde ise tek bir talep olduğunu söylüyor:

“Kızımın hakkını istiyorum.”

Beni en çok etkileyen taraflardan biri, Arif abinin konuşma boyunca kendisini devlete ve millete ait olduğunu anlatma ihtiyacı hissetmesiydi.

“Ben bu devletin evladıyım” diyor.

Askerliğini yaptığını, vergisini verdiğini, Diyarbakır’da toprağından ve emeğinden geçimini sağladığını anlatıyor. Trakya’daki çiftçi neyse Diyarbakır’daki kendisinin de aynı toprağın ve emeğin insanı olduğunu söylüyor.

“Ben jandarmaya karşı değilim. Ben milletime karşı değilim. Ben devletle uğraşmıyorum. Ben sadece kızımın hakkını istiyorum.”

Bu sözler üzerinde düşünmeden geçemedim.

Bir baba, kızının hakkını ararken neden önce bu ülkeye ait olduğunu anlatma ihtiyacı hisseder?

Bir vatandaşın soru sorması, itiraz etmesi veya adalet talep etmesi tek başına devlet karşıtlığı anlamına gelmez.

İnsanın memleketi, mesleği veya yaşadığı şehir de adalet karşısındaki konumunu değiştirmez.

Arif abinin anlattıklarından, yargı kararlarına yönelik itirazları nedeniyle ailesinin devlet karşıtı olduğu yönündeki bir algıya karşı kendilerini açıklamak zorunda kalıyor.

Arif abi bazı milletvekilleri ve muhalefet temsilcileriyle de görüştüğünü anlatıyor. Daha sonra bazı kişilerin kendisine “Biz öyle bilmiyorduk” demesinin kendisini çok incittiğini söylüyor. Bunu anlatırken yaşadığı kırgınlığı “bıçak gibi” diye tarif ediyor.

Görüşmemizin bir bölümünde adli ve kriminal incelemelerle ilgili bazı iddialarını da dile getirdi. Narin’in avucunda köklü iki kıl bulunduğunu ve bazı incelemelerin gerektiği şekilde değerlendirilmediğini düşündüğünü söyledi.

Arif abi, yargılamanın eksik ve yanlış yapıldığını düşündüğü bazı hususlar bulunduğunu, bu nedenle dosyada yeniden değerlendirilmesi gereken noktalar olduğunu anlatıyor. Bu konudaki görüş ve değerlendirmelerini sosyal medyada dile getiren yüzün üzerinde kişi hakkında soruşturma açıldığını söylüyor. Kendisi de bu soruşturmanın içinde olduğunu ifade ediyor.

Bana anlattığına göre, yargılamayla ilgili eksik ve yanlış gördüğü hususları dile getirmesi nedeniyle kendisi hakkında da “devleti küçük düşürmek” gerekçesiyle soruşturma açılmış.

Bunu anlatırken çok açık bir şekilde şunu söylüyor:

“Ben kimim ki devleti küçük düşüreyim? Ben bir vatandaşım.”

Onun anlatımında mesele devletle karşı karşıya gelmek değil. Tam tersine, devletin kendi vatandaşının sesini duymasını istemek.

“Kızımın hakkını istiyorum” derken de kendisini bu devletin dışında değil, bu devletin bir evladı olarak görüyor.

Arif abi Ankara’da beş gün kaldığını, Adalet Bakanı ile görüşmek için kendisine saat 10.00’a randevu verildiğini anlatıyor. Kaldığı otelin Adalet Bakanlığı’na yaklaşık 500 metre mesafede olduğunu söylüyor.

Sabah saat 08.00’de otelden çıkıp bakanlığa gitmiş.

Bunu anlatırken, “Ya yolda bana bir araba çarparsa, ya başıma bir şey gelirse ve Adalet Bakanı ile görüşmem gerçekleşmezse?” diye düşüncesi yüreğimi dağladı.

Bu endişeyle randevu saatini beklemeden erkenden Adalet Bakanlığı’nın önüne gidip orada beklemiş.

Ancak Adalet Bakanı’nın müsait olmaması nedeniyle kendisinin Faili Meçhul Suçları Araştırma Başkanlığına yönlendirildiğini, ilgili birimde kendisinin dinlendiğini anlatıyor.

Daha sonra bu birimde verdiği ifadenin ve anlattıklarının tamamının sosyal medyada birkaç gün sonra paylaşıldığını söylüyor.

Ardından sosyal medyada, Güran ailesinin Narin cinayetinin faili meçhul olarak kalmasını istediği ve bu talep için Adalet Bakanlığına başvurduğu yönünde haber ve paylaşımlar yayıldığını anlatıyor. Arif abi, bu paylaşımların kendilerini kahrettiğini, gerçeği yansıtmadığını, kendilerinin yaşadıklarının çarpıtılarak kamuoyuna sunulduğunu ve bu süreçte sosyal medyada ciddi bir linçle karşı karşıya kaldıklarını söylüyor.

Şimdi ise yürüyerek Ankara’ya ulaşmaya çalışıyor.

Diyarbakır’dan Ankara’ya.

Hedefi Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne ulaşmak ve Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sesini duyurmak.

Cumhurbaşkanı’nın sesini duymasını, yaşadıkları süreci dinlemesini ve kızının dosyasındaki hakikat arayışına sahip çıkmasını bekliyor.

Görüşmemiz sırasında bunu ısrarla dile getiriyor:

“Bu işi çözerse Cumhurbaşkanı çözer.”

Kendisini dinlemesini, yaşadıklarını doğrudan anlatabilmeyi ve Narin dosyasındaki hakikat arayışının sonuçlandırılmasını istiyor.

Bunu anlatırken söylediği cümle;

“Sayın Cumhurbaşkanım, ben bu devletin bir evladıyım.”

Ardından yürüyüşünü anlatıyor.

Yürüyorum.

Bastonla yürüyorum.

Zaman zaman zorlandığını, fakat ne olursa olsun yolundan dönmeyeceğini söylüyor.

“Bastonla da olsa yürüyeceğim. Gerekirse emekleyerek, sürünerek de olsa gideceğim. Narin’in hakkını geride bırakmayacağım.”

Bu cümleleri söylerken aslında Ankara’ya doğru yürüyen yalnızca bir baba değil.

Kızının yarım kalan hayatının ardından hakkını arayan bir baba.

Arif abinin bu sözleri içimi sızlattı.

Yol boyunca karşılaştığı insanların ve çocukların kendisine destek olduğunu da anlatıyor. On yaşındaki bir çocuğun yanına gelip “Narin’in hakkını yerde bırakma amca” dediğini, elindeki peynir ve ekmeği kendisine verdiğini söylüyor.

Arif abi sabrını da inancıyla ayakta tutmaya çalıştığını söylüyor.

“Allah’tan büyük kimse yoktur. Hakikati ancak Allah çıkarır.”

Bazen de “La ilahe illallah, Muhammed Resulullah” diyerek kendisini teskin ettiğini anlatıyor.

Narin’in hayatı yarım kaldı.

Çocukluğu yarım kaldı. Gülüşü yarım kaldı. Daha dünyayı tanımadan bu dünyadan ayrıldı.

Geride ise hepimizin taşıması gereken ağır bir soru bıraktı.

Hakikat ne?

Bu sorunun cevabını ne sosyal medya verebilir ne kalabalıkların öfkesi ne de önceden kurulmuş kanaatler.

Hakikat, delillerle ve hukukla ortaya çıkmalı.

Ben bugün Arif abinin sesini dinledim. Onun anlattıklarını, yaşadığı acıyı, kırgınlığını ve kızına dair talebini dinledim.

Narin’in geride bıraktığı emanet hepimizin önünde duruyor.

Sadece hakikatin ortaya çıkmasını istemek.

Adaletin yerini bulmasını beklemek.