Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ramazan ayı girince cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur.” buyuruyor.

Hadis-i Şerif’te geçen “merede” kelimesi; “inatçılar, direnenler, saldırganlar” anlamına geliyor.

Biz Ramazan’ın manevi atmosferinde kalbimizi dinlemeye ve dinlendirmeye hazırlanırken, mukaddesâtımıza saldırmaya devam edenlerin dilleri bağlansa…

Biraz olsun akledebilseler!

*

İnsanoğlunun nefsi inatçı,azgın…
Elinin, dilinin zincire vurulmaya ihtiyacı var.
Tövbe kapısı son nefese kadar açık.
Ramazan’da iyice açılıyor o kapı.
Rabbimizin merhameti sonsuz.

Bir annenin evlâdına merhametinin büyüklüğünü tasavvur edin.
O tarifi imkânsız merhamet deryası, Yüce Allah’ın kullarına duyduğu merhametin yanında zerre bile değil.
Biz niçin sığınmayalım o sonsuz rahmete?
Bir Ramazan-ı Şerif’e daha ulaşabilmiş olmanın şükrünü gönülden tövbelerimizle, ibadetlerimizle niçin eda etmeyelim?

Yüce Allah’ın azametini kavramaya yönelten ibadet:

Tefekkür.

“Hiç tefekkür etmez misiniz?
Akletmezler mi?
İdrak etmezler mi?”

Kur’ân-ı Kerim’de tekrar tekrar “tefekkür”e davet var.
Güzel davete, bu Ramazan’da niçin icabet etmeyelim?
Bizi engelleyen ne?

Vesileler çok mühim.

Hastane ve mezarlık ziyaretleri insana “Biraz dur ve tefekkür et!” der mi?
Her hastalık, her ölüm tefekküre vesile.

Nice ölüm gördük.
Vefat edenlerin yakınlarından bazıları duaya, tefekküre yöneldi.
Bazılarının “Her dert de bizi buluyor!” diye şikâyet ettiğini gördük.

İlk gençlik yıllarımdan bir acı hatıra:
Merhum, bir odada yatarken miras hesabı yapan yakınlarını bile gördük.
“Bu da bir ay sonra ölseydi, arsa satılır herkes alacağını alırdı, şimdi uğraş dur!” diyorlardı merhumun başında!

Aradan 40 sene geçti.
Merhumun başında o hesabı yapanlardan biri hariç hepsi şimdi mezarda.
Yalıları bile vardı; bir ara geçtim oralardan, boğaza nazır kafeterya olmuş.

Çocukları satmış ve paraları yemiş!

Büyütüldüğüm evlerde şimdi başkaları var.
Oradakileri tanımıyorum.
Tanıdıklarım hep vefat etmiş.
Ruhlarına dua gönderirken ölmüşlerimin isimlerini teker teker söylemeye çalışıyorum, mutlaka unuttuklarım oluyor.
Çoğunun vefatı benim şimdiki yaşımdan önce.
Mezar taşlarındaki doğum ve ölüm tarihleri, yatanların yarıdan fazlasının benim şimdiki yaşımdan önce vefat ettiğini söylüyor.

Peki, biz neyin hesabını yapıyoruz?

*

İnsanoğlu…
Mezarlıkta çalışan bile ölümü unutuyor.
Merhum oğlum/damadım Enes, merhume kayınvalidemin vefat haberini aldığında,
gözlerinde yaşlar…
“Baba” demişti bana;
“Kimle göz göze gelirsek gelelim, onu son kez görüyor olabileceğimizi bilelim. Buna göre davranalım, buna göre hitap edelim.”

*

Vefat eden yakınlarımı en son ne zaman gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum.
Fırsat varken yanına gitmediklerim gözümün önüne gelince yüreğim sızlıyor.

Önceki akşam komşum Mustafa Ağabey vefat etti.
Hastaydı.

Yatıyordu.
Yanına inecektim.
Hanım, Mustafa Ağabey’in hanımını telefonla aradı.
Açan olmadı.
“Herhalde müsait değiller” diye düşündüm.
“Neyse yarın gideriz!” dedim.

Bir iki saat sonra ambulans geldi.
Aşağı koştum.
Mustafa Ağabey’i kalp masajıyla geri döndürmek için uğraşmaya başladı görevliler.
Bir saat boyunca ellerinden geleni yaptılar ve sonunda “Başınız sağ olsun, döndüremedik!” dediler.

Ambulansın gelişinden iki saat önce yanına giden komşulardan biri Mustafa Ağabey’le konuşmuş.
Ben gaflete daldım, olmadı.
Rabbim rahmet eylesin.

Bu yazıyı gazeteme gönderdikten hemen sonra Mustafa Ağabey’in cenaze namazının kılınacağı camiye gideceğiz kısmetse.
Son iki ayda bizim apartmanda iki vefat oldu.
Siz bu yazıyı okurken de birileri vefat ediyor.

Peki, biz neyin hesabını yapıyoruz?