Günümüzde birçok insan fiziksel olarak yorulmaktan çok, duygusal olarak yoruluyor. Fakat ilginç olan şu ki, yorulduğumuzda çoğu zaman dinlenmek yerine duygularımızdan uzaklaşmayı seçiyoruz. Bir telefon ekranına sığınıyor, yoğun bir iş temposunun arkasına saklanıyor, sürekli bir şeyler izliyor, konuşuyor, alışveriş yapıyor ya da kendimizi meşgul ediyoruz.

Belki de çağımızın görünmeyen sorunlarından biri tam olarak burada başlıyor.

Duygusal tembellik.

Duygusal tembellik bir hastalık ya da DSM-5-TR'de veya ICD-11'de yer alan bir psikiyatrik tanı değildir. Daha çok insanın kendi duygularıyla temas etmekten kaçınması, onları anlamaya çalışmak yerine ertelemesi ve zor duygular karşısında hemen başka bir şeye yönelmesi olarak düşünülebilir.

“Bunu düşünmek istemiyorum.”

“Boş ver, geçer.”

“Şimdi bununla uğraşamam.”

“Ben böyle şeyleri kafama takmam.”

Bu cümleler bazen güçlü görünmenin yolları gibi karşımıza çıkar. Oysa insanın hissettiği şeyi sürekli ertelemesi, duygunun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Üstelik modern yaşam, bu kaçışı kolaylaştırıyor.

Bir zamanlar insanın yalnız kalabilmesi için gerçekten yalnız olması gerekiyordu. Bugün ise yalnız kaldığımız anda elimiz telefona gidiyor. Sessizlik birkaç dakika sürdüğünde bir video açılıyor. Canımız sıkıldığında sosyal medyaya bakıyoruz. Bir ilişki bizi düşündürdüğünde başka insanlarla konuşuyor, başka gündemlere yöneliyor veya hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz.

Böylece kendimizle baş başa kalmamayı öğreniyoruz. Oysa duygular yalnızca yaşanması gereken şeyler değil, aynı zamanda anlaşılması gereken mesajlardır.

Kırgınlık bazen sınırlarımızın ihlal edildiğini söyler. Öfke, önem verdiğimiz bir şeyin zarar gördüğünü gösterebilir. Kaygı, belirsizlik karşısındaki hassasiyetimizi anlatabilir. Üzüntü ise kaybettiğimiz, özlediğimiz veya bizim için değer taşıyan bir şeyi hatırlatabilir.

Duyguyu hemen susturmaya çalıştığımızda, aslında onun bize ne anlatmak istediğini kaçırabiliriz.

Duygularımızdan kaçmak, onları bastırmak ya da sürekli başka şeylerle zihnimizi meşgul etmek, kısa vadede rahatlatıcı olabilir. Ancak bu yöntemler, zor duygularla gerçekten başa çıkmamızı her zaman sağlamaz. Duygularımızı fark etmek, kabul etmek ve onlara anlam vermeye çalışmak ise kendimizle daha sağlıklı bir ilişki kurmamıza yardımcı olabilir.

Buradaki en büyük yanılgı ise duygusal güç ile duygusal donukluğu birbirine karıştırmak. Güçlü olmak hiç üzülmemek değildir. Güçlü olmak, üzüldüğünü fark edebilmektir.

Öfkelenmemek değildir. Öfkenin altında ne olduğunu merak edebilmektir. Kaygılanmamak değildir. Kaygının hayatımızı yönetmesine izin vermeden onunla kalabilmektir.

Duygusal tembellik bazen ilişkilerimizde de kendisini gösterir. Konuşmak yerine susarız. Açıklamak yerine uzaklaşırız. Özür dilemek yerine gurura sığınırız. Bir problemi çözmek yerine zamanın çözmesini bekleriz.

Fakat zaman her şeyi çözmez. Bazı meseleler zaman geçtikçe çözülmez, sadece üzerleri örtülür.

Sonra yıllar sonra hiç beklemediğimiz bir anda aynı öfke, aynı kırgınlık veya aynı korku başka bir olayın içinde yeniden karşımıza çıkabilir.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru “Neden böyle hissediyorum? “dan önce

“Ne hissettiğimi gerçekten biliyor muyum?”

Çünkü insan bazen hayatın yoğunluğundan değil, kendi iç dünyasına uğramamaktan yorulur.

Duygularımızla konuşmayı yeniden öğrenmemiz gerekiyor. Her duyguyu çözmek zorunda değiliz. Her üzüntüyü hemen ortadan kaldırmak, her kaygıyı susturmak ya da her kırgınlığa bir açıklama bulmak da gerekmiyor.

Bazen yapılabilecek en sağlıklı şey, bir duygunun yanında biraz oturabilmektir. Onu yargılamadan, kaçmadan, hemen susturmaya çalışmadan.

Çünkü duygusal olgunluk, hayatımızda hiç zor duygu bulunmaması değil, zor duygular geldiğinde onlardan kaçmadan kendimizle kalabilme becerisidir.

Belki de çağımızın ihtiyacı daha fazla meşguliyet değil, biraz daha duygusal cesaret.

Kendimize dönmek, hissetmek, anlamak ve gerektiğinde değiştirmek…

Çünkü insanın kendisinden kaçmadan yaşayabilmesi, belki de sahip olabileceği en önemli özgürlüklerden birisidir.