İslam dünyasında “Selefîlik” denildiğinde çoğu insanın zihninde aynı görüntü beliriyor: Geçmişte donup kalmış, yüzyıllar önceki hayat biçimini bugüne taşımaya çalışan, değişime kapalı bir anlayış…
Peki gerçekten öyle mi?
Belki de asıl problem, Selefîliği anlamaya çalışırken “selef” ile “geçmiş” kavramlarını birbirine karıştırmamızdır.
Modern dönemin önemli İslam hukukçularından Yusuf el-Karadâvî’nin dikkat çektiği temel ayrım tam da burada ortaya çıkıyor: Selefîlik, geçmişin bütün unsurlarını bugüne taşımak değil; asıllara ve kaynaklara dönmektir.
Çünkü geçmiş ile kaynak aynı şey değildir.
Geçmişte Kur’an ve Sünnet’in rehberliğiyle ortaya konmuş değerli bir ilim ve medeniyet birikimi vardır. Fakat aynı geçmişin içinde dönemin şartlarından doğan örfler, kültürler, siyasi tercihler, içtihatlar ve zamanla oluşmuş birtakım alışkanlıklar da vardır.
Bunların tamamını dinin kendisi kabul etmek, din ile tarihi birbirine karıştırmaktır.
Geçmişe dönmek başka, kaynağa dönmek başkadır.
Geçmişe körü körüne dönmek, şekilleri kutsallaştırabilir. Kaynağa dönmek ise özü yeniden keşfetmeyi gerektirir.
İşte burada Selef-i Sâlihîn’in asıl örnekliği ortaya çıkar.
Onlar kendi dönemlerinin bütün meseleleri için kendilerinden önce hazırlanmış hazır cevaplar aramadılar. Kur’an’a ve Sünnet’e yöneldiler; sonra kendi zamanlarının meseleleriyle yüzleştiler.
Demek ki onların büyüklüğü, geçmişte yaşamış olmalarından çok, kaynakla kurdukları canlı ilişkideydi.
Bugün yapılması gereken de onların kıyafetlerini, şehirlerini, gündelik alışkanlıklarını veya tarihsel şartlarını aynen kopyalamak değil; onların Kur’an ve Sünnet karşısındaki duruşunu, ilim anlayışını, ihlasını, adalet duygusunu ve içtihat cesaretini yeniden anlamaktır.
Çünkü İslam bir müze eseri değildir.
İslam’ın kaynağı sabittir; fakat hayatın soruları değişir.
Yeni ekonomik ilişkiler, teknoloji, yapay zekâ, şehirleşme, biyoteknoloji, küresel iletişim, yeni toplumsal meseleler… Bunların önemli bir kısmı geçmişte aynı biçimde yoktu. Dolayısıyla bugünün Müslümanı, geçmişte verilmiş her cevabı mekanik biçimde tekrarlamak yerine, aynı kaynaklardan hareketle kendi çağının sorularına cevap aramak zorundadır.
Burada çok önemli bir ölçü var:
Selefî olmak, selefin bütün ayrıntılarını kopyalamak değil; onların kaynakla kurduğu bağı yeniden kurabilmektir.
Aksi hâlde din ile kültür, vahiy ile tarih, ilke ile biçim birbirine karışır.
Bir başka tehlike de bunun tam tersidir.
Geçmişteki bazı uygulamaları eleştirmek adına bütün mirası çöpe atmak da doğru değildir. Zira İslam medeniyetinin asırlar boyunca oluşturduğu ilim birikimi, tecrübe ve düşünce mirası küçümsenecek bir yük değil, doğru okunması gereken büyük bir hazinedir.
Öyleyse mesele ne geçmişi kutsamak ne de geçmişi küçümsemektir.
Mesele, geçmişi kaynak yerine koymamaktır.
Kur’an ve sahih Sünnet ölçüdür. Geçmişin birikimi ise bu ölçüyle okunur, değerlendirilir ve gerektiğinde yeniden yorumlanır.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur:
Geçmişin gölgesinde yaşamak değil, geçmişin kaynakla kurduğu ilişkiyi anlayarak kendi çağımıza ışık tutmak.
Çünkü köke dönmek, ağacı geriye götürmek değildir.
Tam tersine, kökünü sağlamlaştırıp yeni dallar vermektir.
Gerçek mesele de budur:
Geçmişte yaşamak mı, geçmişten beslenerek bugünü inşa etmek mi?
İslam’ın canlılığı, geçmişi tekrar etmekte değil; vahyin ışığında her çağın insanına yeniden ulaşabilmesindedir.
Selefîlik tartışmasını da belki önce şu soruyla yeniden düşünmeliyiz:
Biz selefi mi taklit ediyoruz, yoksa onların kaynağa dönüşünü mü?