Elimde tuttuğum bu ince, bordo cildi görenler bugün onu evlilik cüzdanı sandılar. Birkaçı dayanamayıp sordu: “Hayırdır, evlilik cüzdanıyla niye böyle sokaklarda geziyorsun?” Haklıydılar. Rengi, boyutu, o resmi duruşuyla tıpkı bir nikâh defterini andırıyordu. Fakat kapağını araladığınızda içinden mühürlü bir akit değil; çağın cinnetine kesilmiş bir faturanın, kapkaranlık bir itirazın döküldüğünü bilmiyorlardı.
Yerin kat kat altında, Marmaray’ın o güneşsiz ve hissiz yankısı içinde sayfaları çevirirken yüzüme yayılan o nedensiz gülüşü saklayamadım. İnsanların “Ne oluyor buna?” dercesine attığı o tekinsiz bakışların hedefiydim. Çağın hız sarmalına kapılmış kalabalıklar, yeraltı dehlizlerinde bir an önce duraklarına varmaya kilitlenmişken, benim kucağımda saatli bir bomba gibi duran bu kelimelere tebessüm etmem elbette onlara tuhaf gelmişti.
Çünkü şiir okumak, artık bir sığınak değil, bir cephe hattıdır.
Nedensiz gülüşümün sebebi, hesapsız bir coşku değil; taşların nasıl yerine oturduğunu, kelimelerin hedefini nasıl bulduğunu görmenin verdiği o asude sevinçti. Çantamın köşesinde ezilmiş, topraksız kalmış ama o mor sayhasından hiçbir şey kaybetmemiş bir sümbül dalı gibi duruyordu bu kitap. Soğuk ve ıslak toprağın altında, kendi kabuğuna çekilmiş, ölümün provasını yapan o cılız soğandan nasıl cüretkâr, baş döndürücü ve keskin bir koku fışkırabiliyorsa; bu bordo kapaklı itiraz da tam olarak oydu. Etrafımızı saran o ruhsal kokuşmuşluğa, sahte cennetlere karşı ancak içeriden dışarıya patlayan, asil bir kelam ile karşı durulabilirdi.
Sonra yeryüzüne çıktım. Fatih'in o kadim taşlarına karıştım.
Karşımda Kanzehir kitabının müellifi oturuyordu. O sarsıcı girdabı inşa eden yazarla beraber At Pazarı'nda oturduk, karşılıklı çay içtik. Birkaç bardak demli çayın buğusu ardında, mısraların toplumsal karşılığını, insanın kendi fıtratına nasıl adım adım yabancılaştığını konuştuk. Sükûtun pazarlandığı, hakikatin ambalajlara sarıldığı bu illüzyon panayırında, bir şairin feryadının kime ulaşacağını sorguladık. Taşa çarpıp geri mi dönecekti bu kelimeler?
Dönmez.
Eee, sonra düşündüm... Dedim ki kendi kendime; o zaman bu yazı, masada duran bu kitap topyekûn bir "çürüme reddiyesi" olabilir mi diye...
Zira fıtrat, aslına rücu etmek için o kılcal çatlağı daima arar ve bulur. Bütün o zamanın arsız velvelesi altında kanayan yaramızı tek sağaltacak şey, donuklaşmış zihinlerimizi ihlal eden bu cesur metinlerdir. Kanzehir, içindeki o naif mürekkeple aslında kaybolan anlamı harf harf yeniden kuruyor. Bir sümbülün o yoğun kokusu nasıl bütün bir odayı esir alıyorsa, kitaptaki o sivil itaatsizlik de zihnin konfor alanını işte öyle işgal ediyor.
Yarın, bu çağın gölgeleri kendi ürettikleri o kör edici hengâmenin içinde tamamen sağırlaştığında ve kıyametin o sessiz provası başladığında... Elimizde kalan tek hakikat haritası, çürümeyi reddedip toprağı yaran o çiçeklerin ve kelamın namusunu taşıyanların titreyen elleriyle yazdıkları bu manifestolar olacaktır.
Şimdi mi? Şimdi, bütün bu satırların uzağında, toprağa bir lavanta şitilledim. Hem de telaşlı karınca yuvalarının tam arasına... Toprağından koparılmış bir Filistinli, belki bir Suriyeli, belki İranlı, belki de Ukraynalı bir genç gibi... O yurtsuz kökü; "Bu da geçer yâ hû" sırrındaki o ağır ve kahırlı "yâ" kısmını söküp atabileceği, sadece "hû" nefesini göğsüne huzurla bırakabileceği asude bir alanda şitilledim onu.
Biliyor musun okuyucu; onun o toprağa tutunma çabası, şimdi tesbih tesbih dualarımın arasında süzülüyor. Sahi, senin de heybende sakladığın, içten kopup gelen bir "Maşallah"ın varsa alırım. Zira şu çürümeye inat yeşermeye çalışan yurtsuz gövdeye, güneşin bile nazar etmesinden korkuyorum ben...