İnsan dünyaya yalnızca biyolojik bir varlık olarak gelmez; aynı zamanda kendisini çoktan anlamlandırılmış bir dünyanın içinde bulur. Daha konuşmayı öğrenmeden bir dile, daha düşünmeye başlamadan bir kültüre, kendi varlığı üzerine karar verecek yaşa gelmeden bir ahlaka, dine, aile düzenine, cinsiyet anlayışına, toplumsal role ve siyasal kimliğe yerleştirilir. İnsan henüz kendisini kurmadan, onun adına birçok şey kurulmuştur. Ona kim olduğu, nereden geldiği, nasıl yaşaması gerektiği, neye inanacağı ve hangi sınırlar içinde kalacağı anlatılır. Bu bakımdan insanın ilk deneyimi özgürlükten önce verilmişliktir. Fakat insanı yalnızca verilmişliğin ürünü olarak düşünmek, onun en temel özelliğini gözden kaçırmaktır: İnsan kendisine verilmiş olanı tanımlayabilir, tarihselleştirebilir, yorumlayabilir ve tecrübeye dönüştürebilir.
Direnç hermenötiği tam da bu noktada ortaya çıkar. Hermenötik burada yalnızca metinleri anlamanın, sembolleri çözmenin veya geçmişi yorumlamanın yöntemi değildir. Hermenötik, insanın kendisine verilmiş anlamlarla kurduğu ilişkinin adıdır. İnsan kendisine söyleneni tekrar etmek zorunda değildir; kendisine aktarılan anlamı yeniden düşünebilir, onunla arasına mesafe koyabilir, onu dönüştürebilir ve gerektiğinde ona direnebilir. Direnç, bu nedenle öncelikle dışsal bir iktidara karşı gösterilen siyasal bir tepki değildir. Daha derinde direnç, insanın kendi üzerine geçirilmiş anlam örtüsünü sorgulama yeteneğidir.
İnsanın özgürlüğü tam da burada başlar. Özgürlük, hiçbir belirlenim altında olmamak değildir. Böyle bir insan zaten mümkün değildir. İnsan daima bir dilin, tarihin, bedenin, ilişkilerin ve kültürün içindedir. Özgürlük, belirlenmiş olmak ile belirlenmiş olanı yeniden tanımlayabilmek ve yorumlayabilmek arasındaki açıklıkta ortaya çıkar. İnsan kendisine verilmiş olanın içinde yaşarken onunla özdeşleşmek zorunda değildir. Geleneğin içinde bulunabilir fakat geleneğin kendisi olmak zorunda değildir. Bir dine mensup olabilir fakat din tarafından bütünüyle tanımlanamaz. Bir ulusun parçası olabilir fakat ulusal kimliğe indirgenemez. Bir ahlaki düzen içinde yetişebilir fakat o düzenin bütün normlarını sorgulanamaz kabul etmek zorunda değildir.
Bu nedenle direnç hermenötiği, insanı yalnızca bilen bir özne olarak değil, oluşan ve kendisini oluşturan bir fail olarak düşünür. İnsan hazır bir kimliğin taşıyıcısı değildir. Kendisini bulduğu dünyayla ilişkiye girerek kendisini oluşturur. Bu oluş, geçmişi bütünüyle silmek anlamına gelmez. Tam tersine insan geçmişini taşıyarak onunla yeniden ilişki kurar. Direnç, geçmişten kaçmak değil, geçmişin insan üzerindeki mutlak hâkimiyetini reddetmektir.
Psikolojik açıdan bakıldığında mesele daha da derinleşir. İnsan çoğu zaman kendisine ait sandığı düşüncelerin önemli bir bölümünü aslında kendisinden önce kurulmuş anlam dünyalarından devralır. Aile, din, toplum, eğitim ve kültür bireye yalnızca davranış biçimleri öğretmez; aynı zamanda onun kendisini nasıl görmesi gerektiğini de öğretir. İnsan bir noktadan sonra kendisine öğretilmiş olanı kendi sesi sanabilir. Direnç hermenötiğinin psikolojik anlamı, tam da bu içselleştirilmiş belirlenimlerle insan arasına yeniden bir mesafe koyabilmesidir. “Ben böyleyim” diye kabul edilen şeyin gerçekten kişinin kendi oluşundan mı, yoksa ona uzun süre boyunca söylenmiş bir hikâyeden mi kaynaklandığını sormak, psikolojik özgürlüğün başlangıçlarından biridir.
Burada direnç ile inkâr arasında önemli bir fark vardır. Her şeyi reddetmek direnç değildir. Her geleneğe karşı çıkmak da özgürlük değildir. Direnç hermenötiği, insanı sürekli muhalefet eden bir varlığa dönüştürmeyi amaçlamaz. Onun asıl meselesi, insanın kabul ile itaat arasındaki farkı görebilmesidir. İnsan bir anlamı benimseyebilir; fakat onu benimsemesi, o anlamın kendi üzerinde mutlak bir otorite kurmasını gerektirmez. Özgür insan yalnızca “hayır” diyebilen insan değildir. Neye neden “evet” dediğini de kendisi sorabilen insandır.
Bu yüzden direnç hermenötiğinin merkezinde otorite eleştirisi bulunur. Otorite yalnızca devlet, kurum veya siyasal iktidar biçiminde ortaya çıkmaz. Otorite bazen kutsal bir metnin yorumu, bazen gelenek, bazen toplumun çoğunluk anlayışı, bazen aile hafızası, bazen de insanın kendi zihninde katılaşmış bir kimlik biçiminde yaşar. Otorite, kendisini yalnızca “itaat et” diyerek kurmaz; çoğu zaman “sen zaten busun” diyerek kurar. İnsan belirli bir kimliğe kapatıldığında artık davranışlarının dışarıdan yönetilmesine gerek kalmaz. Kişi kendisini otoritenin diliyle yönetmeye başlar. Direnç hermenötiği bu içsel otoriteleşmeyi görünür kılmaya çalışır.
Buradan humanotolojik bir sonuç çıkar: İnsan kendisine verilmiş değildir. İnsan, kendisine verilmiş olanla kurduğu ilişki içinde oluşur. Bu nedenle insanı anlamanın yolu onu tamamlanmış bir özün taşıyıcısı olarak görmekten değil, onun anlam dünyalarıyla kurduğu ilişkiyi incelemekten geçer. İnsan dünyası kadar insandır; fakat o dünyaya teslim olduğu ölçüde değil, onunla ilişki kurabildiği ve onu dönüştürebildiği ölçüde kendi oluşunun faili haline gelir.
Direnç hermenötiği sonunda insanı dünyadan kurtarmaya çalışan bir düşünce değildir. İnsanı dünyasından koparmak yerine, kendi dünyası içinde özgürleşebilmesinin imkânını arar. Çünkü insanın özgürlüğü bilinmeyen bir başka dünyaya kaçışında değil, yaşadığı dünyayla kurduğu ilişkinin dönüşebilir olduğunu fark etmesinde başlar. Direnç burada yıkıcılık değil, oluşun hareketidir. İnsan kendisine verilmiş olanı yorumladığı anda yalnızca geçmişi anlamaz; kendi geleceğinin mümkün olduğunu da keşfeder.