Bundan önceki iki yazımızda imamın, hocanın, müftünün, vaizin, kadı’nın sesinin yüksek oluşunu ve bunun çeşitli sebeplerini anlatmaya gayret etmiştik. Bu, ve sonraki yazımızda ise mürşidin sesinin kısıklılığını sebepleriyle anlatmaya çalışacağız.
Kendilerine kürsü tahsis edilen şahsiyetlerin, bu tahsisin hakkını vermek ve kendilerini cemaate ispat etmek için, kabul ettirmek için seslerinin yüksek tonundan destek almaları söz konusudur. Ancak mürşidin kendini ispat diye bir derdi yoktur, çünkü onun ispat edecek “bir şey”i yoktur. Bu cümlenin bu denememizin kalbi olduğunun farkındayım. Bu yüzden bu cümle, üzerinde durulmayı fazlasıyla hak eder.
Mürşidin inancında ve meşrebinde her şey, herkes el- Emin’den bizlere birer “emanet”tir. O kendiliğinden bir şeye sahip değil ki o şeyi ispat derdine düşsün. Mürşid gayet iyi biliyor ki ervah-i ezelden (Kalu bela)dan beri emanete gereği gibi riayet edeceğine, sorumluluğunu yerine getireceğine dair sözü var.
Keza bu alanı çalışanlar bilirler ki mürşidin otoritesi ona dışarıdan verilmemiştir; onun otoritesi, taşıdığı halin ta kendisidir ve yine biliniyor ki hal iddia edilmez, sadece bulunur, taşınır. Bunu başka yollarla izah etmek mürşidin meşrebine uygun düşmez. Çünkü o hal onun kendi kesbi değildir, ona lütuf edilmiştir. Ayrıca bir gülün kokusunu ispat etmesi gerekmez; çünkü bizzat koku gülün beyanıdır. Nitekim kokusunu ispat etmek zorunda kalan gül, o kokuyu çoktan yitirmiştir. İspata muhtaç olan, henüz ispat edilmemiş olandır. Kendini kabul ettirme derdi, kabul edilmemiş olmanın itirafıdır.
Bu yüzden mürşidin sükuneti akademilerde öğretilmiş bir hitabet tekniği, bir üslup tercihi yahut öğrenilmiş bir tevazu değildir. O sükunet, tasavvufun uzun ve “meşakkatli” terbiye dönemlerinden geçmiş bir sürecin neticedir. Evet, mürşidin sükutu da bazen sohbettir. Lakin ekseriyetle mürşidin sükutu onun nefsini kırmış olmasının, kendini gösterme ihtiyacını zayıflatmış olmasının göstergesidir. Birinci bölümde İmam Gazalî’den ilhamla zikrettiğimiz “Nefsinin gürültüsünü susturmak” tam olarak böyle bir şeydir. Böylelerinde ses de kendiliğinden kısılır, alçalır ve sükut sohbet olarak dile gelir. Sanki nefsi kırılan insanın sesi de kırılmıştır. Anlayacağınız sükunet, terbiyenin usulü değil, saf mahsulüdür.
Kur’an, Rahman’ın kullarını tarif ederken tam da bu tavrı zikreder: “Rahman’ın kulları, yeryüzünde tevazu ile yürürler; cahiller kendilerine laf attığında ‘selam’ der geçerler” (Furkan 63). Ayetteki hevnen kaydı, hem yürüyüşteki hem sesteki alçaklığı içerir. Ve dikkat buyurun lütfen, burada artık laf atana verilen cevap, karşı bir laf değil, bir selamdır. Selam, tartışmayı kazanma teşebbüsünün terkinin beyanıdır. Kendini ispat etmek isteyen selam veremez; çünkü selam, sözü bırakmaktır, oysa ispat derdi olan sözü bırakmaz ve sözü nefsin gürültüsüyle ortaya serer.
İspat derdi olmayan sözün en yüksek örneği, Kehf suresindeki Hızır kıssasıdır. Kendisine “katımızdan bir rahmet verdiğimiz ve nezdimizden bir ilim öğrettiğimiz” kul (Kehf 65), ilm-i ledün sahibidir. Kıssayı bilenler hatırlarlar ki o kıssa boyunca bir kez olsun ilmini müdafaa etmez, bir tek kere olsun sesini muhatabına (Musa as) karşı yükseltmez. İtiraz edildiğinde tartışmaz, sadece ayrılık vaktini hatırlatır. Hakikati elinde tutan sükut eder, sual soran ise konuşur. Bu, ilmin susmasının nübüvvet tarihindeki en zarif temsilidir.
Nebevî örneklik de böyle değil miydi?
Ancak mirası devralanların durumu oldukça farklı olmaktadır.
Nebevi terbiyenin bu husustaki en sarih şahidi ise Muaviye b. Hakem es-Sülemi’nin rivayetidir. Namazda konuşan bu sahabi, cemaatin tepkisiyle karşılaşır; ancak Hz. Peygamber’in muamelesini şöyle anlatır: “Ne ondan önce ne ondan sonra, ondan daha güzel öğreten bir muallim görmedim. Vallahi beni ne azarladı, ne dövdü, ne de kötü söz söyledi” (Müslim, Mesacid 33). Namaz gibi bir hususta, üstelik cemaatin gözü önünde vuku bulan bir hatada dahi ses yükselmemiştir. Zira Hz. Peygamber’in hakikati ispata muhtaç değildi; hakikat zaten onun üzerindeydi.
Aynı ölçü, mescide bevleden bedevi hadisesinde de tecelli eder. Sahabe müdahale etmek isteyince Hz. Peygamber onları men eder ve “Siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı olarak değil” buyurur (Buhari, Vudu 58). Adamın hatası ortadan kalkmamış, fakat adam kırılmamıştır. Buyurgan ses hatayı düzeltirken insanı kaybeder; sakin söz ise insanı kazanarak hatayı düzeltir.
Tasavvuf geleneği bu usulü bir yol haline getirmiştir. Bahaeddin Nakşibend’e nispet edilen esas, “tarikimiz sohbettir” düsturudur. Sohbet, kürsünün mukabilidir. Kürsüde bir konuşan ve çok dinleyen vardır, sohbette ise bir halka vardır ve halkanın başı ile ayağı yoktur. Kürsü diktir; konuşan yukarıda, dinleyen aşağıdadır. Halka ise yataydır; herkes birbirinin yüzünü görür. Ses tonu, mekanın ruhunu ele veren bir kültürel koddur.
Victor Turner’ın eşik (liminal) mekan ve communitas (eşitlik) kavramları burada yalnızca bir koşutluk olarak zikredilebilir (kavramlar Turner’a aittir ve dergah sohbetine uygulama bizim yorumumuzdur). Eşik hallerde olağan hiyerarşi askıya alınır ve eşitlikçi bir birliktelik doğar. Dergah halkası, şeyhin dahi kendini müridin hizasına koyduğu böyle bir mekandır.
İbn Ataullah el-İskenderi’nin Hikem’inde geçen bir ölçü, mürşidin niçin ispat derdi taşımadığını izah eder. Burada kişinin kendi ayıbını görmesi, ona gizli kalan nice şeyi görmesinden hayırlıdır. Kendi ayıbını gören adam, başkasının ayıbını konu edinerek bunun üzerinden yükselemez ve dolayısıyla bu yolla yükselemeyen sesini yükseltme gereği de duymaz.
Onun içindir ki mürşid, “Siz şöyle günahkarsınız” demez; “Biz kusurlu kullarız, hepimizin şu yolda yürümesi gerekir” der. Kendini muhatabın hizasına, hatta bir basamak aşağısına koyar. Bu sahte bir tevazu değil, kendini cemaatten hakikaten üstün görmeyen birinin tabii dilidir. İnsan azarlanınca büzülür ve kapanır; ama karşısındakinin aynı yolun yolcusu, aynı eksiğin sahibi olduğunu hissedince açılır. Mahcubiyet savunmayı, ortaklık ise açılmayı doğurur.
Devam edeceğiz inşaallah.